BLOG TAŞINDI! BLOG TAŞINDI! BLOG TAŞINDI!
BU BLOG http://hazalyilmaz.com/anlamarama/ ADRESİNE TAŞINMIŞTIR!
BOOKMARK’LARINIZI DEĞİŞTİRMENİZİ RİCA EDER, PROGRAMIMIZA ORADAN DEVAM EDERİZ.
BU BLOG TAŞINIYOR!!!
BU BLOG http://hazalyilmaz.com/anlamarama/ ADRESİNE TAŞINMIŞTIR!
BOOKMARK’LARINIZI DEĞİŞTİRMENİZİ RİCA EDER, PROGRAMIMIZA ORADAN DEVAM EDERİZ.
Sarıya zaaafım var

Sezonun ilk kirazını yedim. Puanımı veriyorum: 7. Tadına dört, rengine iki, fiyatına bir. Belki her aldığım salkımda iki yerine dört kiraz tanesi olmasaydı bir puan daha ekleyebilirdim. Yaşlanınca, “eskiden kiraz diye bir meyve vardı, yaz ayının gelmeye başladığı haziran aylarında çıkardı” hikayemi anlatabilirim.
Bugünkü Nişantaşı turum olaysız geçti. Öğle yemeği saatini kaçırmış olduğum için çoğunlukla köpekli adamların ve öğrencilerin oluşturduğu kalabalık arasından ilerleyerek Machka, Beymen, Miss Sixty vitrinlerine bakındım. Prada henüz açılmamış, inşaat sürmekte. Kırıntıda saat 14:03′te liseli kızlar, geçen oğlanlara bakarak kikirdemekte, Selim çok yakışıklı, Cem’in kız arkadaşı var, Arda sürekli arayıp duruyor. Midpoint’te bira ve toplantı klasiği eksiksiz devam etmekte.
Eve doğru hızlanmıştım ki Hakan ve Seçil’i House Cafe’ye 180 derece açıda dedikodu yaparken buldum. Oturdum, konuşmalara dahil oldum, buzlu latte ısmarladım, gelen geçene sırıttım.
14:35′te hesabımız ödeyip kalktıktan sonra Hüsrev Gerede başında Ece’yle karşılaştım. Üzerindeki elbiseye bayıldım. Adres http://www.machka.com.tr/ Siteye girince eteğe de bayıldım, hatta utanmadan blüze de bayıldım. Bir günlüğüne giyeyim,vitrinde duran manken olmaya razıyım.
Artiz misiniz? Buyrun.

Yeter! Aşkta değilse parada kazanç sağlanıyor, kaymak varsa bal bitiyor, domates güzel çıkarsa salatalıklar tatsız tuzsuz geliyor. Dünyanın dengesi hadi burdan kurtardın ama diğer taraftan seni yakaladık ikileminden çıkamıyor. Bu ayın süprizi nereden gelecek beklentisinden sıkılmış durumdayım.
Az önce yöneticiden bir kağıt elime ulaştı, imzalandıktan sonra fotokopiyle çoğaltılarak evlere yollanmış. Birinci madde para isteği, ikinci madde para isteği, üçüncü madde para isteği. Dört, beş ve altıncıyı okumak için öğleden sonrayı bekliyorum. Doların düştüğünü haber vermeyecekse iyi haber olamaz.
Bu sırada tabii ki faturalar, aidat paraları, Nişantaşı’nda yaşamak ayrıcalıktır ücretleri de posta kutumu dolmakta, ben daha fazla delirmeden Amerika’dan sıcak sıcak gelen community sitesini katılımlarınıza sunuyorum http://www.flipthascript.com/home.php. Sanat, sinema, edebiyat, fotoğraf, tiyatro videocular için… Buradan iş bulursanız haber vermeyi unutmayınız.
Minimal nostalji

Twitter.Linked In. Friend Feed. Msn. Aol. Facebook. Wayn. Likaholix. Hotmail.
Sabah 9:23 ititbariyle g-mailim’e düşen e-mail sayısı 14. Hepsi de çeşitli portalların bana yollamış oldukları bilgilendirme mesajları. Junk kısmına girmiyorum bile.
Sadece arkadaşlarımdan gelen mesajların olduğu günleri özledim. Başlığı “Bana bir şeyle oluyor” “İnanamazsın” “Fransa muhteşem” diyenleri. Derslerin, dertlerin içinde başkalarının hayatlarını dinlemek huzur verirdi. O yüzden altı yıl öncesinin mail’lerini açıp okumuşluğum var. Yaşamış olduklarımı hatırlamama fotoğraflardan daha çok yardımcı oluyor.
Mesela 2003 yılının nisan ayında Las Vegas uçağına atladığımızda akşamdan kalmaymışız. Şehre varınca on dolara akşam yemeği yemişiz, üç dolara yarım litrelik margaritalardan içmişiz, rulet masasına oturup 23 gelince kaybetmişiz, bütün sokaklarda sabah kahvaltısı edeceğimiz bir yer arayıp sonunda Paris Oteli’nin cafe’sine varmışız. Hatırladım işte. Üstelik bagajlarım Vegas yerine Roma’ya gittiği için bir gün elbisesiz kalmıştım.
2006: Belçika’da yaşayan Ali’ye “Bu adamdan giyinmelisin” başlığı altında attığım mailde
http://www.driesvannoten.be/ adresi var. Bakıyorum zevklerim bazı konularda zaman içinde değişmemiş.
43 Doğu, 26 Batı,10 numara Cuppa

Üç hafta geçti. Sürekli bir projeden diğerini atlayıp, doğru olanı bulmam biraz zaman aldı. Ama başardım. Pek çok defter sayfası ve kalem ucu da, bu amaç uğruna şehit oldu. Mezarlarının üzerine: “Tarih yazdılar, mutlu öldüler” taşını yerleştireceğim.
Bu süre içinde hayatımda şu gibi değişiklikler oldu: stresten çöken yüzüme sağlık geldi; güne sağlıklı bir kahvaltı ve polisiye dizilerle başladım; sıklıkla Nişantaşı, Tünel ve Cihangir kahvelerinde bilgisayarımla ikamet ettim; “sabah erken kalkmam lazım” diyerek geri çevirdiğim tüm davetlere açıldım; yeni bir kanepe almak için ilk adımı attım, dükkana gittim baktım; beynimde sevişen kelimeleri daha kolay ekrana döker hale geldim; her gün yarım kilo erik yedim. Tek kaybım eskiden iş çıkışlarında arayan arkadaşlarımın şimdi telefonlarını benden uzak tutmaları.
Bu yüzden benim gibi işsiz, freelance çalışan, sanatla haşır neşir ya da işe gitmek için belirli saati olmayan diğer bir arkadaş kitlesi edinmek zorundayım. Bugün Aslı’yla bilgisayarlarımız birbirine baka baka oturmaktayız. Smoothie’leri süper, tavuklu wrap şahane. Bizi görmek isteyenlerin Cuppa’ya müracaat etmeleri, yarından itibaren telefonla koordinat bilgilerimizi temin etmeleri önemle rica olunur.
Ders bir: net gezmesi

Bir konuda otorite sahibi olmak istiyorum. Ayrılıkların ardından yapılması gerekenler, baharda çıkan meyveler, en iyi on kuruyemişçi, polisiye dizi karakterleri. Bunlar ilgi alanların ama iş ve işçi bulma kurumunda meslek sektörü olarak kayıtlı değil. Dediğimin dinlenmesi için bir diplomaya ihtiyacım var.
Eğer beni televizyon kanallarına çıkarıp da “Hazal Hanım, mayıs ayı itibariyle hangi meyveler dalından koptu, Nişantaşı’nda 6 TL’ye erik alınacak adresler nereleridir?” diye soracak olsalar, cevabım hazır: Teşvikiye’den Hüsrev Gerede’ye dönen köşenin başında duran adam. Üstelik daha mevsimi gelmedi ama 10 TL’ye süper kirazlar da var.
Politikadan pek anlamam, müziği iPod’dan dinlerim, yemek konusunda pratik tariflerden ileriyi gitmiş değilim. Bilir kişi olabileceğim kitap ve sanat konusunda da kendi zevklerimle sınırlıyım.
Açıkça konuşmak gerekirse tek silahım bilgim bir de keşfetmekten asla sıkılmadığım www. adreslerim. Kafamı takarsam sabaha kadar dolanır, gerekli bilgilere erişmesini bilirim. Sokağa çıkmadan nete bakarım, 2009 Yaz koleksiyonuna bayıldığım markaların dükkanlarında on dakika geçiririm.
http://www.chloe.com/ yine yapacağını yapmış yaz sezonu için büyülü renkler ve salınan elbiseler tasarlamış. Şimdi numaralarımı bir kenara kaydediyorum, sonbaharda da outleti bulup elbiselere ulaşıyorum.
Kelebek etkisi

Ba-yı-lı-yo-rum.
- Sabahın ilk saatlerinde fırından çıkan ekmeğin köşesine. Ekmeğin kalanını beyaz peynirle yemeye. Ekmeğin sonrasını Nutella’yla bitirmeye
- Alarm yerine beynimin içindeki saatle uyanmaya. Camları sonuna kadar açıp. Güneşli güne katılmaya.
- Televizyonda Law & Order’ın izlemediğim bölümünün karşıma çıkmasına.
- Sürekli takıldığım yerlerde çalıp duran o tek CD’ye.
- Sıkma portakal suyunun olduğu her cafeye.
- Eski Otto’nun sokak önüne.
- Şütte’deki macar salamına.
- Saray’ın tavuklu çorbasına.
- D&R’ın dergi reyonuna.
- Beymen’in vitrininideki o kelebekli elbiseye.
- Beymen’in vitrininde kelebekli elbisenin yanında duran elbiseye.
- Beymen’e. http://www.beymen.com.tr/
Çarşamba. 10:26.

İstanbul turlarında salı akşamı: Corridor’da kalabalık elli kişiyi geçiyor, müzik iyi, margarita süper, bloddy marry Den Cafe’de daha güzel. Saat 01:15 itibariyle kalabalık çoğunu çiftlerin oluşturduğu Nişantaş’lılar. Ekranda Cartoon Channel klasikler.Son içkiler. Taksi. Tünel.
Yeni Otto 2:00′de kapanmış. Eskisinde Tünel camiasına dahil insanlar. İçkilerimiz Elvan’ın önderliğinde New York usülü tekila shot: Sırasıyla tabasco. tekila. domates suyu. Hafif meşrep kafalar. Dakikaları aşan sohbetler. Karından gelen gurultular.
02:45′te Lale İşkembecisi. Beyin, tuzlama, kokoreç. Tek sorun domates çarbasının sadece cuma, cumartesi günleri olması. İşkembe’ye tahammülü olmayanlara öneri mercimek. Sarımsak ve limonla birleştiğinde iyi bir lezzet.
03:00 Talimhane-Teşvikiye taksi seferi. Ücret 13 TL. Asansör zeminde.
Su. PJ. Saat. Uyku. Rüya. Rüya. Uyku. Rüya. Saat. Rüya. Saat. Saat. Diş temizliği. Sağ lens. Sol lens. Dişçi randevusu. Bilgisayar. E-mailler. Uzun mailler. Tanıtım mailleri. Facebook danışanları. Twitter takipçileri. Çay. Komik siteler. http://awkwardfamilyphotos.com/. Sabah eğlencesi. Zil. Temizlik. Sokak. Güneş. Mutluluk.
Çarşamba.
Biberli turta, dilimde patla

Kabus. Uzun zamandır bu kelimeyi sözlükten çıkarmıştık. Ortaköy Picante sağolsun yeniden soktuk.
İki kız, akşamüstü altı buçukta, boğaz trafiğini bile göze alarak, Nişantaşı’ndan Ortaköy’e Meksika yemeği yemek üzere yola çıkar. Yarım saat sonra mekana varırlar. Pembe gömlekli kız onları beklemektedir. Bloddy Maria, bira ve margaritaların istenmesinden sonra gece başlar. Bu ana kadar her şey, mekanın fazlasıyla boş olmasını göz ardı edebilirsek, sıradan. Trajedi bundan sonra devreye giriyor.
Gecenin keyifli atmosferini bozan zanlı: bir tabak ekşimiş guakomole. Keyifler bozulmadan kibarca garsona durum bildirilir. Garson durumu müdüre iletir. Tabaklar gider, soslar gelir, müdür gider, kadın gelir. Kadın oturur, patron gelir, patron Meksika’da yaşar, kadın laf sokar.
Zeynep, ben ve Selen’den oluşan üçlü ekibimiz durumu her birine ayrı ayrı anlatmak zorunda kalır:
” Guakomole ekşimiş gibi değiştirebilir miyiz.” “Guakomolede bir sorun var, şef bir baksın isterseniz.” ” Guakomole bozuk gerçekten.” “Guakomole buraya gelen herkesi hasta edebilir.” “Biz hesabı rica edelim, size de daha fazla zahmet vermeyelim.”
Sekiz konuşma, on beş dakika, altı ayrı kişi sonrasında derdimiz bir türlü görevlilere anlatılamaz. Burada kötü yönetimden mi şikayetçi olalım, sonradan gelen taze sos ve önce gelen ekşisi arasındaki ayrımın yapılamıyor olmasından mı ikilemi içinde mekan terk edilir.
Bütün bunların üzerine House Cafe’de bir soğuk bira içilir. Durum değerlendirilir. Bir daha guakomole krizi kapıya gelse Ortaköy Picante’ye gitmemeye karar verilir.
Memnuniyetleriniz ve şikayetleriniz için http://www.picante.com.tr/ adresini veriyorum. Bana inanmazsanız da bir kendiniz deneyin.
Deklanşörde fısıldaşan kurbağalar

Julia Galdo Miami’de doğup büyümüş bir moda fotoğrafçısı. Kamerayla 16 yaşında tanışmış ama aslen denizcilik yapmak istediğinden objektifiyle harikalar yaratan bu aleti sadece doğanın ihtişamını resmetmek için kullanmış. 2004’ta San Fransisco Sanat Okulu’ndan mezun olduğunda yeteneği sayesinde dergilerde iş imkanları karşısına çıkmış.
“ O yıllarda insanın da doğanın bir parçası olduğunu farkettim. Yaptığımız herşey doğanın taklidi. Aletler kullandığımız için kendimizi güçlü zannetmişiz yıllarca, ağaçların, böceklerin üzerinde hakimiyet kurmuşuz. Ne büyük vahşet. Ben de fevri insan ırkını protesto etmek için bir yol buldum. Kadrajıma insanları da alıyorum artık. Doğanın içinde ne kadar zavallı olduklarını farkeder belki.”
Galdo renkler konusunda bir dahi. Fotoğraflarında 60’lı yılların zarifliği, 70’lerin özgürlüğü ve 2010 trendleri bir araya geliyor. Çekeceği kareleri kafasında kurup, her türlü detayı resmin içine yerlerştiriyor. Sonunda ortaya tablodan hallice dijital çerçeveler çıkıyor.
“Yalnız kadınları çekmeyi seviyorum. Bu onların sıradan, tek başına, özgür, ikilemde, dağınık, özlem dolu hayatlarına yaklaşmama yardımcı oluyor. Ben de onlardan biriyim, sadece kameranın arkasında olmak gizlenme şansı veriyor.”
Galdo bu aralar San Fransisco Magazine, 7×7 Magazine, Juxtapoz, Turk+Taylor, Microsoft, Nike Air, Jordan, Good Vibrations, GameTap, enRoute Magazine, Evolution Bureau, Blast Raduis, Wells Fargo, One Off, Ford Models için çekimler yapmaya devam ediyor. Henüz 28 yaşında sektörde arananlar listelerinde tırmanışa geçmiş durumda. Kendisiyle kontağa geçmek isteyenler için http://www.juliagaldo.com/photography.html.
Sigara içilmeyen bölümden lütfen!

Türkiye’de üretiliyor, arada bir fabrika satışlarında yığınlar arasında karşımıza çıkıyor, sürekli mağaza açacaklarına dair dedikodular dolaşıyor. Ama 2009 Mart ayı oldu, hala H&M’e ülke sınırları içinde ayak basmayı başaramadık. Yine de umut ve heyecan dolu bekleyişimizi sürdürmekteyiz.
Henüz tanışmamış olanlar için kısaca anlatalım: H&M özellikle genç kuşağın giydirmekle yükümlü muhteşem bir mağazadır. Sezonun trendlerini belirler, cüretkar, yenilikçi, sıradan, basit olmaktan kaçınmaz. Avrupa, Amerika hatta Asya’nın hemen her köşesinde yürümekle bitmeyen dükkanlar kurar. 50 Euro’nun üzerinde çok az etiket bulunur, fiyatları, tarzına göre oldukça uygundur. Gece, gündüz, iş, parti… Hangi ortama girecekseniz H&M’de buna uygun ayakkabı, aksesuar ve tabii ki iç çamaşırı raflarda durur. Özetlemek gerekirse Endonezya, Çin, Türkiye melezi olan, İngiltere doğumlu bu marka, reality şovlarından (bkz. Fox/Stylista), dizilere; yatak odalarından bagajlara kadar her türlü ortamda hakimiyet kurmuştur.
Gelelim bu yazının asıl nedenine. Dergileri karıştırırken Shalon Harlow, Vincent Gallo ve Eva Herzigova’nın kampanya fotoğraflarına rastladık, renklere, bembeyaz ekran üzerinde kıvrılan geometrik desenlere, ‘ben burdayım’ diye bağıran ifadelere hayran kaldık. 2009 baharında ne yapacak bu H&M sorularımız hali hazırda beklerken bir de üzerine poster niyetine duvara asmak isteyeceğimiz fotoğraflar birikti. Bakalım bu ilkbahar hangi ülkeye ucuz bilet bakarken geçecek?
Bir alana Westwick bedava

Anna Kournikava, Tommy Haas, Katya Meyers, Chris Lieto, Sebastien Foucan ve Ed Westwick. Aynı dizide oynamadılar, beraber koşmadılar, tenis turnuvalarına katılmadılar. Bir tek ortak noktaları K-Swiss ayakkabıları. Anna ve Tommy maçlarda K-Swiss giyiyor, Ed Sedwick ise sadece modelliğini yapıyor. Ama üstünde tepinerek söylüyoruz, o ne modellik! Gossip Girl’deki hafif meşrep, çoktan snob havalarını üzerinden atmadan sete damlayan Ed, ayakkabı, elbise demeden ortalığı yakıp yıkıyor. Duyduğumuza göre ayakkabıların satışları son bir yılda yüzde yüz oranında artmış. Nedenlerinden biri markanın kişiye özel tasarımlar yapıyor olmasıysa, diğeri de elbette Ed’in karşı konulmaz cazibesi.
Ona eksik puan yok!

Porselen ten üzerinde patlayan mavi gözler, ölmek için sırada bekleyeceğiniz elmacık kemikleri, Fransız aksanını andıran büyülü bir ses. Coco Rocha podyumda süzülürken nefesini tutanlar mı istersiniz, elleri titremeye başlayanlar mı, yoksa televizyonun karşısında oturup dondurma kabıyla koltuk batıranlar mı? Bu dünyanın dışından tavırlarıyla yaşsız, cinsiyetsiz, tercihsiz herkesi kendine hayran bırakan Coco Rocha henüz 19 yaşında bir Kanadalı. Hadi itiraf edelim gerçek adı Mikhaila Rocha. Boy 1.78, beden 36. 10 Eylül doğumlu bir başak burcu. Ataları Rus ve İrlandalı. Şimdiden geleceğin süper modellerine fark atmış durumda.
Marylin Ajansına bağlı olarak çalışan Coco’nun adını şu anda öğreniyor bile olsanız, eminiz ki Vogue kapaklarında kendisine sıklıkla rastladınız. Chanel, Paco Rabanne, Miu Miu, Louis Vuitton, Stella McCartney gibi markalar hem podyumlarda hem de katalog çekimlerinde ondan sıklıkla faydalandı. Sadece duruşu, bakışı yüzünden değildeğil. Onda başka bir şey var. Snob, ama arkadaşım. Çocuksu ama bilgin. Deli ama kesinlikle kendine güvenli.

14 yaşında bir dans yarışması sırasında keşfedilen Coco, sonrasında Vogue, Flare, Fashion, Numéro, French, W, Harper’s Bazaar, Dazed & Confused, i-D, Time Style & Design dergilerinde fotomodellik yaptı; Americana Manhasset, Balenciaga, Chanel, D&G, Dior, Dolce & Gabbana, Lanvin, The Gap, Tommy Hilfiger, Yves Saint Laurent markalarının kampanya yüzü oldu. Ama unutulmayan patlayışını Marc Jacobs Louis Vuitton defilesinin açılışını yaptığında yaşadı.
Bugünlerde Paris, Londra, New York uçakları arasında dolanmıyorsa,“Oh So Coco” isimli blogunda günlük hayatı, arkadaşları, sigara ve içki içmeyip sağlıklı bir hayat sürmenin faydaları hakkında yazılar yazıyor, video ve foto görüntülerini fan’larıyla paylaşıyor. Yerde sürekli para bulan şanslı insan kategorisindenseniz belki ona New York Bed Club’da ta da bir jazz akşamı İridium’da rastlayabilirsiniz.
Tatlılı ekşili Kenzo

Parfümleri biraz baharatlı bulunur, elbiseleriyse oldukça iddialı. Kenzo’yu öyle akşam sinemaya giderken üzerinize geçiremezsiniz. Fütürsuzca kullanmanıza izin vermezler. Kenzo’dan dükkana gidip uzun denemelerden sonra bir kıyafet alınır, bu tercihen düğünlerden önce ya da mezuniyet zamanlarında yapılır. Bütçeniz baştan aşağı gözden geçirilir, son bir arkadaş tavsiyesi alınır. Birinci elbise basen bölgesinde pot yapmış, ikincisi bacaklarınızı kısa göstermiş olmasın. Sonra da Kenzo yağmurlu havalardan sakınmak şartıyla poşetteki yerini alır. Bazılarının senede bir karşısına çıkan bu şans, diğerleri için rüyalarla sınırlı kalır. Bu yüzden ilk tavsiyemiz bu sezon askılarda bekleyen elbiseleri önce mankenler üzerinde incelemeniz, eğer aklınıza yatarsa kendinizi dükkana sürüklemeniz. Şifon kumaşlara, toprak tonlarını yakıştıran koleksiyonda kısa elbiseler, arkadan kuyruklar bir de tabii ki yazın bile botlar var. Hani şu tek bir kelimeyle anlatmamız gereken mecburi durumlardan birinde kalmışsak, size tek diyeceğimiz var: Hemen!
Kutu kutu pense dolabıma girse

Angelina Jolie’nin de davetli olduğu bir parti için 70’lerin Chanel elbiseleri, yaş ortalaması on altı olan rock konserine sağlam ayakkabılar, evlilik yıldönümünüzde sade bir yemek. Ruhunuzda bütün kadınları barındırıyorsanız gardrobunuzda çok yere ihtiyacınız olmalı. Ayaklarınıza kara sular inmeden, ortamın en şık kadını olmayı başarmanın kısa yolu San Fransisco Nasty Gal’da bir gün geçirmek. Vintage elbiselerle fütüristik ayakkabıları kombine edip, size bir de stil danışmalığı yapan dükkanda aksesuardan, çantaya, ceketten, pantalona kadar her döneme uygun kıyafetler bulmanız mümkün.
Dükkanın özelliği mutlaka hikayesi olan kıyafetler satmaları. İçeri girdiğinizde sağdaki askıda salınan sarı gömlek ilginizi çekerse, mağazanın sahibi Sophia Amoruso size sahnede kimin tarafından giyildiğini anlatmaktan zevk alacaktır. Eğer bir kaç saat geçirecek vaktiniz varsa Sophia’nın ikramlarının tadına varabilir, San Fransisco elektro müzik sahnesinde patlayan grupları dinleyebilir, hatta akşam programında yapacaklarınızın listesini bile alabilirsiniz.
Fiyatları özellikle sona saklamamızın nedeni elbette çok ucuz olması değil. Burada ne yazık ki 30 dolardan daha ucuz bir parça karşınıza çıkmayacak, yukarı limit konusundaysa sessiz kalmayı tercih ediyoruz.
Bir çekimin 3X’si

Gossip Girl’ün kızlarını New York trendlerinin takipçisi olarak okul avlusunda, yatak odalarında, limuzin arkalarında, hip partilerde gördük. Utanmadık, iç çamaşırlarının markalarına kadar öğrenmek için elimize gelen bütün dergileri karıştırdık. Neyse ki her ay farklı bir konsept dahilinde boy göstermekten çekinmediler. Baktık, beğendik, kıskandık, o giysilerin bizim dolabımıza zimmetlenmesi için setteki on sekizinci asistan olmaya bile razı olduk.
Dan ve Serena’nın gerçek hayatta beraber olduklarını, tanışmalarının aktörlük yaptıkları okul yıllarına kadar gittiğini; Chuck Bass’in K-Swiss isimli bir İngiliz firmasına modellik yaptığını; Blair kodadıyla tanınan Leighton Meester’ın Ralph Lauren kampanya çekiminde Bruce Webber ile o zamanlar fotoğrafçı olan Sophia Coppola’ya poz verdiğini; dizide liseli bir genci canlandıran Chace Crawford’un aslında 25 yaşına basmak üzere olduğunu öğrendik.
Onlar hakkında bilmediğimiz bir iki ufak detay kalmıştı ki onu da ünlü fotoğrafçı Terry Richardson Rolling Stones için ortaya çıkardı. Hafif meşrep, biraz hınzır. Tam Terry’nin stiline uygun.
Terry biraz düzensizdir. Işık, mekan, arka plandaki duvar onun için bir önem taşımaz. Sadece az sonra karşısında deklanşöre bakacağı kişilerin hissini algılamak ister. Ortamdaki masayı çekerek anın büyüsünü kaçırmaz. İyi kadraj yapar, muhteşem portre çeker. Aklınızla koyduğunuz bütün sınırları kaldırmak en büyük meziyetidir. Erotik olmayan çıplak kareler, kalabalığın arasına sıkışmış yalnızlıklar hep onun makinesinde saklanır. Ünlülerin, mankenlerin, müzisyenlerin en konuşulan dedikodularını ya da hiç bilinmeyen sırlarını hikayesinin başkahramanı yapmadan duramaz. Herkesi, her şeye ikna etmeyi becerir.
Daniel Day Lewis, Leonardo DiCaprio, Vincent Gallo, Tom Ford, Jay Z, Kanye West, Johnny Knoxville, Karl Lagerfeld, Pharell Williams, Lindsay Lohan, Amy Whinehouse, Justin Timbarlake, Jake Gyllenhall ve son olarak Obama… Bunlar az olan yerimizi dolduran isimlerden birkaçı. Ama bu muhteşem karelere ulaşmak için http://www.terryrichardson.com/ var.
Gucci, Levi’s, Miu Miu, Eres, Tommy Hilfiger, Club Monaco, Supreme, Hugo Boss, Anna Molinari, Stussy, Baby Phat, Jigsaw, Chloe, Sisley kampanyaları, Fransız Vogue, İngiliz Vogue, i-D, GQ, Harper’s Bazaar, Purple çekimleri gibi işlere de imza atan Terry müzik videoları da yaptı. Son zamanlarda ilk uzun metraj filmi için kamera arkasında dolanıp duran aklından neler çıkacağıysa hayranları arasında merak konusu.
Terry cephesinde durum bu. Gossip Girl ekibi bu muhteşem fotoğrafçıyla çalışırken yaşadıklarını da Rolling Stones’a bol bol anlatmış. Fotoğrafçı eşsiz, kızlar güzel, oğlanlar cazibeli. Bir çekimin üç bilinmezi çoktan çözüldü.
Gepetto Usta
Blog’uma koymak için doğru düzgün bir fotoğrafçı arıyordum. Hani şu sürekli kızların üstüne elbise getirip iki bacak hareketiyle izleyicinin ilgisini çeken türden değil de, hakkaten tarzı, renkleri, hissiyle beni saatlerce web sitesinde dolaştıracak cinsten. Biri “Emre Güven’e bak bir” dedi. “O da kim?” dedim. “Emre Güven işte. Yaz emreguven.com, bak” dedi. Kasıla kasıla iPhone’umu çıkarıp adamı google’ladım. Yüzümdeki utanç ifadesini saklamak için ışıktan ters tarafa oturuyor olmamın hiçbir yararı olmadı. Emre Güven ne adammış meğer!
Bilkent Üniversitesi grafik tasarım bölümünden mezun olup da, Kanada’da video eğitimi almış, sonra da utanmadan gelip İstanbul’da fotoğrafçılığa başlamış olmasını tesadüf değil, karşı konulmaz zeka olarak tanımladığımdan haset ve kıskançlık duygularını bir kenara atıp sitesini incelemeye başladım.

O ne renk skalası, o ne duruş, onlar ne photoshop efektleri. Herhangi bir kadını alıp şeytanla melek arasında gezinip duran bir Jenne d’Arc’a dönüştürebilen yeteneği, babannemi Stephan King romanlarındaki katillere benzetebilecek kadar inanılmaz. Kadınları tanrıça, adamları ilah, hatta odadaki eşyaları bile nefes alan canlılara çevirebiliyor Emre Güven. Daha az önce siteye göz ucuyla bakan arkadaşım, hızla yerine doğru koşarak renkli printer konutuna bastığından beri makineden çıkan on yedi kağıt saydım. Adamın fotoğrafları evin her köşesine dağılmış kırık dökük çerçeveleri Pinokyo’ya dönüştürecek.
Çalıştığı dergiler arasında Harper’s Bazaar, Beymen Magazine, Arena, All, Madame Figaro, Elle, İstinye Park Magazine, Marie Claire, gibi isimler var. Ayrıca Fizz ve Boyner mağazaları için de sıradışı çekimler yapıyor. Emre Güven’in işleri pasaport engelini aşıp dünyayı fethedicek kadar iddialı. Yakında onu Vogue sayfalarında ya da Prada çekimlerinde görüyor olacağız. Bahisler açıldı.
-75

Bugünlerde bayıla bayıla baktığım bir proje.
New York sokaklarında dolaşan Simon Hoesberg insanlara kendi yüzleri hakkında ne düşündüklerini sormuş… Metinler, fotoğraflar, hikayeler inanılmaz.
http://www.simonhoegsberg.com/faces_of_new_york/index.htm
Evli ve “Mafya”lı

Mart ayı “Married to Mob… 120 dolar”
Nisan ayı “Married to Mob… 250 dolar”
Mayıs ayı “Married to Mob …295 dolar”
Sonsuza kadar “Married to Mob”… bankada büyük problemlere yol açar!
Married to Mob’un ismi, kötü kızların ve onlara aşık olan adamların kredi kartı sliplerinde uzun zamandır geçiyor. Nasılsa önümüzdeki ay maaşlar yatacak, bu ay dilediğimiz gibi harcayabiliriz.
Bu yıl çekimleri Lynnette Astaire tarafından yapılan ilkbahar koleksiyonunun modelliğini de Kid Sister’ın yapmış olması MOB’un fiyakasını fena artırmamış. Eğer Merter civarındaki butiklere, ya da pazara düşmediyse henüz Türkiye’de bulunmuyor. Siz yine de mobliving.com adresinden listeleri hazırlamaya başlayın.
Kokan çamaşır kalmasın

Eski ayakkabılar çöpü boyluyor… kokan peynirler, dolapta uzun süre kalan yumurtalar, makinede pembeye boyanan atletler… Peki biz herşeyi atmaya meraklıysak, yıllanmış tasarımcıları neden askılarımızdan uzaklaştıramıyoruz?
Biraz korkağız. Yakıştığını bildiğimiz eteğin yeni sezonundan, son beş yıldır bayılarak aldığımız aykkabının da bir açık renginden edinip, sezonluk alışverişi kapatmaya meyilliyiz. Azıcık kalan vaktimizi elbise denemeye harcamak, bir de sonradan giyeceğimizden emin olmadığımız eteklere yüzlerce lira vermek istemiyoruz.
İşte bu yüzden, davetlerde pişti olan kadınların sayısı giderek artıyor. Suratlara yerleşen utanç tabloları ayakkabı seçimleri ya da saç şekilleriyle bile değişmiyor. Vakti olanlar yurdışında, olmayanlar internetin başında yeni tasarımcıların peşine düşüyor. Cüzdanlar, banka hesapları, evler küçülüyor. Fiyatlar Louis Vuitton – Chanel aralığını vurmadan, şık olmak istiyorsanız size bir önerimiz olacak.
Jolibe Amerika’da 2008’de patladı. Dominik Cumhuriyeti doğumlu baş tasarımcı Joel Diaz, on dört yaşında moda sektörüne girdi, liseyi bitirdiği yıl New York Parsons Tasarım Okulu’na burslu kabul edildi. Parsons’un ardından Helmut Lang’de kumaş ve dikim teknikleri uzmanı olarak işe başladı, sonrasında Paco Rabanne tasarımcısı Patrick Robinson’a danışmanlık yaptı. Sektörde uzmanlaşması ve yeteneği onu fotoğraf sanatçısı, sanat yönetmeni Christina LaPens’le oluşturduğu Jolibe markasına kadar götürdü. Marka 2007 Paris tasarım haftasından büyük övgülerle döndü. Kadınsı, ama uzay üstü, rahat ama iddialı. Jolibe için kalemlerden dökülen yorumlar.
Jolibe’nin dikişleri, kumaşların birbirine uyumu ve asla yanyana görmeyi akıl edemeyeceğiniz renklerin birlikteliği muhteşem. Tül parçasını, ya da keteni alıp New York’un kozmapolit havasına giydiren yenilikçi tarzıysa akıllara zarar. Şimdiden bahar-yaz koleksiyonundan hoşunuza giden modelleri işaretlemeye başlayın.
Bana “Hayır” deme

Olan oldu, Paul Smith kimseyi dinlemeden İlkbahar Yaz sezonunda da yapacağını yaptı. 50′lerin kendinden cazibeli ceketleri, üzerinizden akıp gidecekmiş kadar incecik kumaşları, büyük kareler, civciv sarısı gömlekler, kırmızı pantalonlar, çizgiler… Sevgililer günü geçti, doğum günü yılda bir kere. Paul Smith almak için baharın gelişini kutlamaktan başka nedene ihtiyacınız var mı?
Mücevher etkisi

Slumdog Millionaire Oscar’ları hanesine yazdırdıktan sonra, Hint işi bir kez daha trend raflarına oturdu. Woody Allen yeni filmi için Scarlet’i es geçip Freida Pinto’yla anlaştı, Bollywood’a gidenlerin sayısı üçe katlandı, Rosena Sammi mücevherleri Hollywood dolaylarında patlama yarattı. Rosena 22 yaşında, Vogue, Marie Claire, Lucky sayfalarında; Lindsay Lohan, Jessica Alba, Naomi Watts, Debra Messing, Claire Danes, Hilary Duff’nin kollarında boy göstermiş durumda. Şık, otantik, eşsiz, değerli. Sıradan bir siyah gömleği bundan daha iyi tamamlayan ne olabilir ki?
http://www.shoprosenasammi.com/Home.html
Tak sepeti koluna, hemen Top Shop kapıya!

Çıplak dolaştı, Jhonny’le dolaştı, küfredip dolaştı hatta ve hatta utanmadı İstanbul’un bütün kadınlarını çatlatırcasına pervasızca dolaştı. Biz yine de onunla olan sevgi nefret ilişkimizi sonlandırmayı başaramadık. Kendisi 90′lardan beri zayıflığı, uyuşturucu bağımlılığı, kızı, agresif tavırları, büyük gözlükleriyle konuşulduktan sonra son olarak Top Shop koleksiyonuna yaptığı katkılarla gündeme geldi. Hepimiz onun koleksiyonundan en az bir, en çok sayısız parça olmak şartıyla askılarımızı doldurduk. Şimdi yeni haberim şu: Top Shop İlkbahar- Yaz koleksiyonunda Kate Moss tasarımı elbiseler uçuşmakta. Biraz vintage etkisi, yandan 70 çakması. Yazın “ben ne giyeceğim?” sorusuyla aklınızı oyalamaya gerek yok. Hedef belli, kredi kartı cepte olsun.
Baksana bana

Bana yakışmaz ama, sana, ona pek güzel gider. Ne yazık ki gözlüklerini takamıyorum, suratıma uyum sağlamamaya kararlı. Ama yaptıklarını takip ediyorum, sitesine haftada bir ziyaretçi yolluyorum. Reklamlarına bayılıyorum.
Ray Ban bu aralar iki yarışmayla gündemde:
İlki “Asla saklanma” sloganı altında dünyanın her yerinden insanların Ray Ban gözlükleriyle çekilmiş fotoğraflarını topladığı bir blog sistemi, diğeriyse “gerçek mi cesaret mi?” oyununun internete uyarlanmışı. Şansen benim ilgimi çekti, siteye üye oldum.
Sistem şundan ibaret: Girip sorulardan birini seçerek, sizden yapılması istenileni videoya çekiyorsunuz, sonra da http://www.ray-ban.com/usa/Sundance2009/index.asp adresine post ediyorsunuz.
Burada kötü haber devreye giriyor. 7 Mart’ta olay bitti. Şimdi herkes kazananın açıklanmasını bekliyor. Ödül şudur: 2010 Sundance Film Festivali boyunca otelde kalma, filmleri izleme ve barda istediği kadar içki içme hakkı. Moda, film ve birinci sınıf servis. Siz çekimlere başlayın, seneye de devam edecek gibi bu iş.
T-shirt’ten müzik çalmaca

1. Bu adresi browser’a yazın: http://shop.moxsie.com/identitee
2. Gözlerinizi faltaşı gibi açıp, Bon Jovi, Coldplay, Gloria Gaynor, U2′dan birini seçin.
3. El işaretini gördüğünüz yerde tıktıklayın.
4. Karşınıza çıkan t-shirt’e zoom’da şöyle bir bakın. Lafını, rengini, bedenini tam ayarlayın
5. 55 doları kredi kartından çıkarın
6. Herkesi kıskandıracak t-shirt’ün yanında 10 iTunes şarkısını da bilgisayara doldurun.
7. http://shop.moxsie.com/identitee adresini sevdiğiniz 10 kişiye yollayın.
Üç bohem Jersey’liler

New York filmlerinde kenar mahalle olarak sıkça adını geçirir New Jersey. Jersey’li olmak biraz dağınık, hafif pespaye, ama nedense hep cool bir şey olarak lanse edilir. Frank Sinatra, Gary Wright, Queen Latifah, The Fugees, Dizzy Gillespie, Blondie, Bruce Springsteen, Count Basie New Jersey’li olarak tüm dünyaya fethettiğinden beri de bu böyle bilinir.
New Jersey hakkındaki bu tarihi bilgiler Forget Identity’nin tarzını ve tavrını anlamanız için özellikle seçilip, yazıya işlenmiştir. Erkek kıyafetlerine bohem, sıradan, estetik, ukala yorumlar getiren, kısa ceketlerle bol pantalonları stilize edebilen üç tasarımcı: Joseph Cassesse, Joseph Troiano ve Kevin Goldstein üstüne basa basa söylüyor “Kesinlikle ihtişama karşıyız “. Ben de bu lafın tepesinde dikiliyorum. ” Üzgünüm ama parlamaktasınız.”
Merak etme sana da aldım

Önce Jan Houx tasarımını almaya kesin karar verdim , ardından Cindy Heller da pek hoşuma gitti, sayfanın içerisinde biraz daha gezindikten sonra Naz Şahin, Thomas Geller, Cabaret Voltaire de cazip geldi. On dakika sonra bütün çantaları incelemiş, New York’ta yaşayan arkadaşlarımdan birine mailimi döşemiştim ki, bu muhteşem çantaların bir de ekolojik olduğnu öğrendim. Hayranlığım iki katına çıkarken, banka hesabım dibine vurdu. Önümüzdeki ay gelmesini beklediğim on iki çanta tabii ki sadece kendim için değil. Stefan Kiss eminim Mavi’ye çok yakışacak. Yukarıda ismini verdiklerimden birini almamanız şartıyla paylaşacağım adres de http://www.wanderbag.com/. Dikkatli harcayın.
Aksesuar doğurdu!

Bileklere halhal, parmaklara yüzük, dişlere pırlanta, Aksesuar modasının dibini kuruttunuz artık diyordum ki, bir kez daha kelimelerimi yutmaya karar verdim. Çünkü artık aksesuarların aksesuarları da doğdu. Gözlüklerini sürekli kaybeden ama o korkunç boyun bağlarını da takmak istemeyenler düşünülerek geliştirilmiş bu modanın kaynağı www.wearepowerhaus.com. Kendileri Avrupa ve Amerikada pek çok alternatif dergiye konu olmuşken benim farketmemiş olmama imkan yoktu. Bu yüzden okudum, baktım, on üstünden yedi verdim ve yazdım.
Kopenhag’da saat 04:00

Muhteşem şeyler olmaya devam ediyor. Baharın gelmiş olması, sigara içmediğim halde iş aralarında merdivenlerden uçarak kendimi kapının önüne atmam, bazı günler saat 19:30’u göstermesine rağmen havanın aydınlık olması… Bütün bunlar az değil ama bir de internette gezinmelerim sonrasında şöyle bir siteye denk geldim: http://www.timetodesign.eu/. Genç tasarımcılar için verilen ödüllerden sadece biri. 24 Haziran’a kadar başvurularınızı yolluyorsunuz. Sonra da bekliyorsunuz. İşin ucunda The National Workshops for Arts and Crafts galeride üç ay kullanacağınız bir oda, 50000 euro, dayalı döşeli ev bir de sergi açma şansı var. Eğer tasarımın Dali’si olduğunuzdan eminseniz formları doldurun.
Her günün kutlu olsun

Babalar günün kutlu olsun!
İyi ki doğdun!
Mutlu yıllar!
Lütfen Hemen iyi ol!
Çok teşekkürler!
Her yıl durmadan aynı şeyler. Üstelik bir kere de diil, kaç kişiye söylediğimizi hesaplayacak olursak, muhtemelen benim bu yazıyı yazmamdan daha uzun zaman harcadığımızı farkedeceğiz. kaybedilen zamanları ortaya çıkarmamak adına matematik problemlerini bir kenara atıyorum.
Benim gibi sürekli aynı kaseti sar baştan yapmaktan sıkılıp da biraz da muzur çözümler aramaktaysanız. İşte bir öneri. http://pleaseenjoy.com/project.php?cat=1&subcat=&pid=17&navpoint=15
şaşkınlıktan ne diyeceğinizi bilmediğiniz günlerde bile kullanışlı.
On maile ağıt

Öğle yemeğinden geldim ve yine mailimde on okunmamış mesaj yanıp sönüyor. Üstelik bunlar sadece takip etmekte olduğum sitelerden gelen update’ler. Fazla vaktim yok bu yüzden üçüncüyü huzurlarınızda açıyorum. Orda gördüğüm yazı beni bir sanat sitesine yönlendiriyor, sonraki fotoğrafçı da http://www.acrylick.net/blog/ sitesine. Esasen bir giyim firması olduğunu şimdi anladığım Acylic’in blogu da tasarımları kadar şahane. Öncelikle koleksiyonunu, ardından da blogunu takibe almanızı önerdikten sonra ikinci maile ilerliyorum. Belki yazacak bir şeyler daha çıkar.
Dijital Şip şak

Mailleri kontrolüm devam ediyor. Altıncı sırada ZINC printer’lı TOMY xiao™ TIP-521 Digital Camera var. Makine satışa sunulmuş. Türünün tek örneği olan bu alet dijital çektiğiniz fotoğrafları anında print etme özelliğine sahip. Sadece 5 megapiksel , 294 gram ve 16 MB hafızasıyla fotoğraf kalitesi anlamında çığır açamayacak da olsa, poloroid makinenin iktidarını sarsacak gibi görünüyor. TOMY’i Gossip Girl kızları ve İngiltere sokakları kullanmaya başladı. Bir tane edinmek isterseniz adres http://www.zink.com/tomy-xiao.
Krıtık pliler

Bazı günler sadece kendime iş yaratabilmek için sayfalarca yazı yazıyorum, işler üzerinden onlarca defa geçip, tasarım, içerik, dilbilgisi kontrollerini hallediyorum. Delicious account’uma nerdeyse elli ayrı sayfa ekliyorum ama saate baktığımda yazan rakam iki. Bir şey yapmamak için doğmamışım bu yüzden aşağı inmiyorsam, yukarı çıkarak vakit geçiriyorum. arada bir Obama ya da 2010’da İstanbul’la beraber kültür başkenti seçilen diğer iki şehir hakkında muhabbet ediyorum. Obama kesinlikle cool bir adam.
Diğer günlerdeyse ekranda açık duran sekiz ayrı doküman arasında kendime bir yol çizerek eylül ayına kadar bizi bekleyen işlerin listesini ya da akşama yetişmesi şart olan sunumlarla kafayı yiyorum.
Ama en iyisi bugün gibi olanlar. İşin içine biraz bilgi ve keyif katabildiğim anlar.
Tam mayıs ayı hazırlıklarını yeni bitirmiştim ki g-mail’imde yeni bir ışık belirdi. Başlıkta yazab kişinin adı Maria Lucia Hohan. Muhteşem gece elbiseleri, sıradana teğet geçen blüzler yapıyor. Bir de mankenlerin kafasına tüylü tokalar kondurup iyice ilgimi cezbediyor. Şimdi hayalimde cuma akşamı gitmem gereken partide ne giyeceğimi seçerek, kredi kartımın kalan sıfırlarını da tüketiyorum. Bana eşlik etmek isteyenler için adresimiz http://www.marialuciahohan.com/
Konferans call’da vitrin gezmece

Vakit yok. Her gün giydiklerimiz üzerinde oluşan pot yerlerine tahammül kalmadı. İş çıkışı uygun ayakkabı bulurum dertleriyle uğraşmak için on asistan getirsek çözüm bulunamaz. Bütün gün dergilere bakıyorum ama ya fiyat konusunda anlaşmazlık yaşıyoruz ya da beni korkunç gösteren düşük belli pantalonlar her yerde.
Uzun zamandır diyordum ki bir dergi yapsalar. Bana özelmiş gibi. Beğendiğim her marka içine konsa. Bi de koleksiyonun detayları için web sitesi adresi de ucuna bağlansa. Oturduğum yerden tıklasam, seçsem, alsam, bari önümüzdeki ay ne giyicem diye kafayı yormasam. Alın buyrun benden önce yapmışlar http://thisislavie.com/autoviewer3/quickfixseptoct08.html. Bana yine bakması kaldı.
Pazara gider moda

10 yıl önce Sonic Youth’un “Sugar Kane” videosuyla gösterime girmişti. Sonrasında Lars Von Trier, David Fincher ve Whit Stillman gibi yönetmenlerin ilgisini çekti. Asıl patlamasını “Boys Don’t Cry” filminde Lana Tisdel rolüyle yaşadı. Chloe Sevigny en son da “Big Love” dizisiyle Emmy adaylığı kazandı. Heykellerden birini eve götüremedi, onun yerine kendi markasını yarattı. Erkekler ve kadınlar için ‘evden çıktım sokağa havasını’ oturtan Sevign modelleri pastel renklerde tasarlanmış. New Waye, büyük cepler, duvarlara yazılı kelimeler, sokaklara taşan sloganlar, 50’ler, örgü, bolluk, pot yapmayan kumaş anahtar kelimeler. Koleksiyonun fotoğraflarını da James Mountford’un çekmiş olması arşiv değerinde dosyalar demek oluyor.
Portatif ekran

Andy 30 yıl önce söyledi: “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak.” Adam dahi, yanılma payı olur mu? Önce televizyonla başlayan bu fenomen, internetin keşfinden sonra, zaman tünelinde hızla ilerledi. Şimdi ünlenmek için 10 saniye bile fazla.
Bir fotoğraf ya da videoyu alarak facebook, flickr, youtube gibi pek çok siteden birine post ediyorsunuz. Sonrasında adınız, hayatınız ve korkularınız ekran karşısında. İnternet sanat galeriniz, oynamayı biliniz.
Sanat galerileri ve sanat adamları bu ünlü olma kavramının kökünü kurutan projeler yaratmakta gecikmediler, yıllardır bize bıkkınlık verdiler. Hepsine baktım, çoğundan sıkıldım, bir ikisini oturduğum yerden alkışladım. Az önce bunlardan biri daha web portallarının derinliklerinden uçarak önüme düştü. http://www.rankin.co.uk/portfolio/rankinlive. Henüz inceleme aşamasındayım.
Çamaşır yıkama 25 kuruş

İ’m Colin. Sabah erken kalkmaktan hiç hoşlanmaz çünkü dün akşamı yine içerek noktalamıştır. İşi yoktur, çoğunlukla arkadaşlarının ona pasladıklarıyla parasını kazanır. Karavanda yaşar, bir gün son moda teknolojiyle donatabileceği evinin hayalini kurar. Her sabah kahve içer, günde iki kez köpeğini gezdirir. Kızlarla hep konuşmak ister ama şansı pek de yaver gitmez. Maç sezonu açıldığında ve bilgisayarın karşısına kurulduğunda dünyanın en sıkıcı insanıdır. Levi’s giyer. Blackpool, Skegness, Great Yarmouth yaşadığı yerler, Paris, Londra ve New York hep filmlerde gördüğü şehirlerdir. Atlet ve külotlarıyla gezinir ama yakında çorap, gömlek, ceket almaya da niyetlidir. Bugünlerde onunla Milano’da ya da http://www.i-am-colin.com/ ‘da karşılaşabilirsiniz. Korkmayın. Isırmaz.
Kadife kukla

Daha yeni iş değiştirmiş olduğum için, Nisan ayında Londra’ya gitme planlarımı bir kez daha erteledim. Deniz’e telefon açıp “Aslında çok gelmek istiyorum ama işte durum bu” dediğim anda iki şeyin farkına vardım:
- Londra’dan her gelen omzunda çantalar, ayağında yeni ayakkabılarla dönüyor.
- Bu aralar birileri Louis Mariette’ten bahsediyor.
Madem gidip kadının neler yaptığını göremedim bari web sitesine bakarak zaman geçireyim.
Kadın tek kelimeyle eşsiz. Romantik tonlara biraz disko ritmleri karışmış müzik gibi. Richard Gere ve Winona Rider’ın bir filmi vardır. Richard, Winona’dan sevgilisi için şapka tasarımı yapmasını ister. Winona’da farkında olmadan şapkayı kendisi için tasarlar. Aşık olurlar, mutludurlar, kız ölür. İşte Louis’in şapkaları aynen o filmdekiler gibi. Gotik, cazibeli, narin, abartılı, hüzünlü, trajik. Yağmur yağdığında ya da işe giderken kafanıza takacağınız türden değil. Duvarda bir yere asıp sahip olmanın dayanılmaz hafifliğine kanacağınız cinsten. Bu yüzden http://www.louismariette.co.uk/ adresini bookmark’larınıza kazımanızı rica edeceğim. Sonradan bakıp bakıp iç geçirirsiniz.
Tenisçiler seksi olur

Barselona aşkım tapas, şarap, deniz, siesta, İspanyolca’yla sınırlı değil. Bu şehirden çıkan markalara da bayılıyorum: Camper, Mango, Zara, Custo Barcelona, Massimo Dutti, Designual, Poti Poti, El Naturalista dolabımda olanlardan. Burada üzülerek söylüyorum ki Zara ve Mango Avrupa’daki muhteşem koleksiyonlarının yarısını bile İstanbul’a taşımıyor.
Neyse konumuz ithalatın incelikleri değil. Jan Zamoro Royo ve Alfonso Pena’nın yeni erkek giyim markası olan Jan iú Més. Kimileri biraz kadınsı buluyor, diğerleri oldukça seksi. Ben şahsen şortlar ve şal hırkalar konusunda agnostik yapımı korusam da, hafif parlak pantalonlar, beyaz kazaklar, üste oturan ceketlere hayran oldum. Başa takılan bantlar konusundaki son fikrim de olumlu: Erkekler arada bir kullanmalı.
Bonnie çiçek açtı

Bonnie Cashin: Amerika spor giyiminin en bilinen temsilcisi. American Airlines ve Hermès’in tasarımcısı. Laura (1944), Anna and The King of Siam (1946), A Tree Grows in Brooklyn (1946) filmlerinin kostümcüsü. Kısacası Amerikan moda tarihinin afilli lideri. 2000 yılında 92 yaşında dünyaya veda ettikten sonra hakkında yazılanların bir özeti bu yalnızca. Çünkü ölümü Paris’ten Londra’ya pek çok podyumda üzüntüyle duyruldu, takipçileri onun adına geceler düzenledi. Coach bu sıradan anma toplantılarını bir adım daha ileri taşıyıp Bonnie koleksiyonunu raflara serdi. Renkler, formlar, desenler eşsiz. Yerinden kalkıp da dükkana gidemeyenler için adres http://www.coach.com/
Lego sana baba diyebilir miyim?

7000 parçalık puzzle yaptım, tahta oyuncaklardan saray yarattım, Barbi’ye en az yüzelli kere ev kurup dağıttım ama damarlarıma işleyen Lego ruhundan kurtulamadım. Legodan otel yapsalar da içinde yatsam keşke. Hatta Lego’dan sevgilim olsa yanımda öylece otursa. Yense yiycem, elbise olsa giyicem. Obsesyonumun sınırları tarif tanımaz seviyeye varmışken yine nette bir keşifte bulundum. Legoları almışlar, eski tabloların imitasyonlarını yaratmışlar. Lego Lisa ve Lego Hopper gerceğinden bile leziz. Adres budur http://oddee.com/item_96540.aspx.
Lafının eri prenses

Cuma günleri ne giyiliceği hep bir dert. Akşam işten sonra bir yerlere çıkma durumu olursa diye biraz şık, hava güneşli ne güzel cuma geldi kutlamaları için mümkün olduğunca spor. Bu yüzden her cuma sabahı benim için gardropun karşısında geçen fazladan bir beş dakikaya bedel. T-shirt’ler, gömlekler, hırkalar gözden geçirildikten sonra kota ne uyarsa o üzerime geçer. Ayakkabı için kutular elden geçirildikten sonra az topuklulardan biri ayağa kondurulur. Çanta konusunda pek seçici değilim. Bir önceki gün kullanılmış olan bej uygundur.
Bu sabah da aynı ritüeli tamamlayıp, taksi eşliğinde ofise geldikten sonra maillerim arasında Princess of the Posse’un yeni koleksiyonun çıktığı haberini buldum. Rahat, şık, bir dediği olan, sıradan. Tam cumaya yakışacak cinsten. Siparişleri verip yazın gelmesimi beklemek isteyenler için adres http://www.karmaloop.com/. Çok fazla çeşit yok ama olanlar yeter.
Raslantı
1. Olmasını istediğimizle, başımıza gelen arasındaki heyecan anı
2. Tam birine hafta sonu programını anlatırken gözünün kaydığı yer
3. Beklediğin yerlerde, beklediğin insanları, saçın dağınıkken gördüğün an
4. Tam bir sayı tutmuşken bindiğin taksinin plakasını okumak
5. Son on yıldır görmediğin adamın kumsalda güneşlenirken karşına çıkması
6. Üzerindeki t-shirt’un yanında oturan kızınkiyle aynı olması
7. Bankamatik bozulmuşken cebinden 20 lira çıkması
8. Ucuzlukta kalan son elbisenin bedenine oturması
9. Biranın parasının cebindeki bozuklara denk gelmesi
10. Paul Auster’in kitapları
11. Şimdi
Torbanın dibindeki pantalon

Biliyorum. Kendime saklamalıyım. Ama kötü huyum, aynı bana söylenen dedikodularda olduğu gibi, duyup bildiklerimi başkasıyla paylaşmak. Zincirin ortasında yer alıyorum, benden sonraki nesilleri bilgilendirmek istiyorum.
Yine siteler arasında takılıp kalmış, günün 17. saatine girmek üzereyken kendileri karşıma çıktı. Ben aramadım. http://www.theoutnet.com/ istediğiniz tasarımcının, 10000 dolara gördüğünüz çantasını, evinizde oturup margaritanızı yudumlarken alacağınız alışveriş merkezi. Kredi kartı, biraz moda bilgisi, bir de bol bol zaman gerekiyor. Postayı beklerken bana gelen dedikoduların seyahate çıkacağını düşünün.
Sarhoş olma operasyonu

Durum şu: Cuma günü ‘Free Friday’ modunda işyerine gelinmiş, jeans, t-shirt ikilisi tercih edilmiş, akşamüstü saatlerinde en yakın arkadaşlardan gelen bir telefonla gece yemek ve dedikodu seansı yapılmasına karar verilmiş.
Problem bu: İşler çok, zaman az olduğu için akşam yemeğine yetişilememiş,
Özet şu: On bir civarında yedi ‘miss call’ üzerine, arkadaşların oldukları yer tesbit edilerek, bir iki rötuştan sonra ayna rafa kaldırılmış, çanta alınmış, asansörde aşağı inerken topuksuz, bağcıklı ayakkabılar farkedilmiş.
Çözüm de bu: 3 numaralı düğmeye basılarak yeniden ofise çıkılmış, geçen hafta sipariş edilip, köşede cezaya kalan torba açılmış, Ndeur ayakkabılar kotun altına çekilmiş.
Gece böyle: Kahkaha, margarita, tekila, şampanya
Alışveriş burdan: http://www.whatismilk.com
Laura Laine. Kapıda yazılı.

http://www.lauralaine.net/
Kız dahi. Bazen etkilendiğim görüntüler üzerine daha fazla yorum yapacak durum kalmıyor. Şu an nerede oturduğunu bulup, ilk uçağa atlayarak “Lütfen izin ver, senin için poz vereyim.” demek istiyorum.Tommy Hilfiger’ın kendisi, Elle Girl, Zara, Muse Magazin, Escada, WTF Magazine onunla çalışan isimlerden bazıları. Kapıya adını yazdırıp da giremeyen çok. Bu aralar Amerika dergileri yeni yeni keşfetmeye başlamış yaptıklarını, telefonları susmak bilmiyor. Hollandalı. Amsterdam sokaklarında salınıyor, o uzun dar evlerden birinde yaşıyor. Bazen kanalın yanındaki banklardan birinde, elinde defteri ve kurşun kalemiyle saatlerce oturuyor. En azından ben öyle hayal ediyorum. Yaptıklarını incelemem yeni başladı. Bir iki saate görüşürüz umarım.
sayıklama modası
1.
biz bir zamanlar’ la başlayan cümlelerden nefret ediyorum.
Biz bir zamanlar mutluyduk, beraberdik, aşıktık, kokaktık…
bitmişlikler üzerine kurulmuş yeni hayatları anlatıyor.
bizi şimdide mutlu etmeyen yeni hayatları…
gelecek öncesinde yaşadıklarımızın fragmanları, beklentilerimize dair ipuçları veriyor. ekranı olmayan bilgisayar, ipin ucundaki cambaz, türünün tek örneği, yataktaki yastık, ucu olmayan kalem, kutunun içindeki son çikolata, çorabımın sağ teki, garda kalan adam, sayfasi eksik kitap bile daha az yalnız.
2.
Kendimden çok sıkıldığımda, sana taşınmak istiyorum. Kalbini paspasın altıne bırak.
3.
Her şey yer değistiriyor.
Kış ayları, gazete habeleri, ülke sınırları, insan hayatları, film sahneleri derken son trend kadın-erkek dengeleri.
Gece ışıklarının altında teknoloji harikası görünen mekanlarda bulmacalar çözülüyor.
Erkekler çevrelerini kuşatmış kadınların ilgisinden hoşlanıyor.
Köşedeki mini etek, bardaki kızı tavlamaya çalışan adama fantezilerini anlatıyor.
Birinden ne kadar çok hoslandığın az sonra yaşayacağın sevişmenin şiddetini belirliyor.
Bir gecelik ilişkiler evlilik hayallerine dönüşüyor.
Gece yaşananlar için tek cevap: “hatırlamıyorum”
Bu damarlarından viski akmayanlara haksızlık olmuyor mu?
Pijamanın cebinde kart tutmaca

Bu işsizlik döneminde herkes işten atılırken, ben işten ayrıldım. Bilgisayarsız, photosopsuz hatta word’süz kaldım. Ama blog yazmak konusunda sorun yaşanmıyor. Tek gereken bir mail programı ve ekran görüntüsü aracı.
Kendim için yapmak istediğim işler listesi çıkardım son iki günde. Bunlar içinde proje fikri bulmacılılk, başlık atmacılık ve isim yaratmacılık var. Biliyorum çok gerçekçi gelmiyor ama hayallerim beni ben yapan ve onların peşinden gitmeye kararlıyım.
Yanımda liste, aylardır aklımda gezinip duran tilkilere biraz ara vemişken tabii ki yine internet gezintilerime devam ettim ve http://thisislavie.com/clv-quick-fix-magazine-archive/ dergisini buldum. Eksiği de fazlası da yok. İsim, adres, fiyat bölümleri özenle doldurulduktan sonra alışveriş için ihtiyacımız olan vitrin yaratılmış. Bize de ayaklarımıza kara sular inmeden dolaşması kalmış. İtirazı olan?
Bir kadının 24 saati

Aynı gün içinde pek çok şey oldu. Sevgilim beni terk eyleyerek Antalya uçağına atladı, sezonun ilk çıplak dansçılarını gördü. Anneme gitmek için önce dolmuşa, ardından otobüse bindim. Eski Otto’da bir fotoğrafçı resimlerimi çekmek istediğini söyledi, tabii ki ertesi sabah uçağı kalkıyordu bu yüzden çekimin gece yapılması gerekecekti. Evdeki rahat modumdan çıkarak Ulus 29′a şefi almaya gittim, ne yazık ki gecem saat ikide burada sonlandı.
Ama ben bütün bunların başına, öğleden sonra iki sularına dönerek hikayemi anlatmak istiyorum: Nişantaşı’nda Paşabahçe’ye uğramış, evin eksiklerini halletmiş, geri dönüş yoluna koyulmuştum ki, Machka’nın önünden geçme hatasında bulundum. Vitrine gözüm kaydı. Tamamen masumca yeni vitrin düzenlemelerine bakmak istemiştim. Etek karşıma çıktı. Belden aşağıya kabararak inen, ekose desenden. İçeri girmekle girmemek arasında gidip gelen ayaklarıma hakim olarak hızlıca kapıdan uzaklaştım.
Rüyamda eteği görmek mi yoksa sabah gideceğim bir yer olmaması mı daha patetik bilmiyorum.
Pembe, dudaklarım sende

Den Cafe’de oturuyordum. Nişantaşı’nın körili tavuk salatası ve karamelize sebzesiyle aklımı çelen mekanı. Makyaj sektöründe çalışmakta olan arkadaşlarımdan biri de tam karşımda havuçlu kekini didikliyordu. “Bu sezonun trendleri neler?” diye sordum. “Füme gözler, sarı farlar ve pembe dudaklar” dedi. Pembe bana hayatta yakışmaz, kendisine de belirttim. “Yakışır,” dedi “senin tenine pembe, toprak renkleri ve füme süper olur.” Ukalalık içerisinde benden iyi mi bileceksin bakışlarımdan attım ona. O da benim işim bunu bilmek gözleriyle yanıtladı beni.
Hesabı ödemek için ısrar ettim, ardından Robinson’a uğrayıp kitaplara bakacağımı söyleyerek yanından ayrıldım. Hazır Odakule civarlarındayken de Mac’e girip son gelenlere bir göz atmaya karar verdim. Sarı far, füme kalem, rimel…Bana söylenmiş olduğu gibi.
Tam kasaya giderken yanıma yaklaşan satıcılardan biri pembe rujlardan mutlaka denemem gerektiğini söyledi. Bir günde iki kez. Teslim oldum.
Sonuç şu: Pembe bana gerçekten yakışıyormuş.
Işığını tutayım Koen

Ben hayatta ne olmalıyım listem saat 22: 37 itibariyle devam ediyor. Dört numarada internet içerik sağlayıcısı, beşinci sırada internet ansiklopediliği, altı numarada site bulucu işleri var. Aslında hepsi aynı görevin çeşitlemeleri. Temelinde şu yatıyor: siz kart üzerinde gördüğünüz numaramı aradıktan, ya da daha iyisi hızlıca bir mail yazdıktan sonra bana “bir advergame yapmak istiyorum ama içinde araba olsun. Bir site kuracağım ama mutlaka sonsuza uzansın. Viral kampanya düşünüyorum ve sadece bir günde 150000 kişi toplasın.” isteklerinizi bildiriyorsunuz. Ben de bir dedektif titizliğinde gerekli koşulları bir araya toplayarak size istediğinizi sağlıyorum.
Henüz müşteri profilini toplayamamış olduğum için kolları sıvayamadım ama ben database’imi oluşturmaya devam etmekteyim. Şu anda fotoğrafçılık kategorisinde listeye üst sıralardan giren isim http://www.koendemuynck.com/.
Yedi numaraya da onun fotoğraflarına benzeyen kareler çekmek işim oturuyor. Sekizinci sırada bari ışık tutucusu olayım var.
Kozmopolitan eşliğinde 19:00 seansı

Sinemaya gitmeyeli çok zaman oldu. Artık her şeyi battaniyenin altından izlemeye alışmış olduğumdan bu sefer de bir istisna yapmadım. Filmi bilgisayarıma taktım, region code’umu dörde indirdim, sonra da play’e bastım.
“He’s Just Not That Into You”, itiraf ediyorum benim içimi cız ettirmedi. Muhtemelen ne adamları ne de kadınları kendi hayatımla özdeşleştirememiş olduğumdan. Hiç evlenmedim, 7 yıllık bir ilişki sürmedim, evli bir adamla beraber olmadım, mutsuz olduğum birinin yanında kalmadım, sevgilimi aldatmadım. Tamam kabul ediyorum aslında benimle olmak istemeyen adamların işaretlerini yorumlamışlığım ve birilerine tavsiye vermişliğim oldu ama bunlar da hayatımda kalıcı çizikler bırakmamış. Film bittiğinde kutusuna kaldırıp, bir daha izlenmeyecekler kolonuna ekledim. Sıradaki film “Bride Wars”
Vogue’un çaycısı kim olacak?

Öğlen Ersoy ve Didem’le buluştum. Susam’da. Uzun zamandır hafta içlerini ofis etrafında (hafta sonlarını da bir gece öncenin kalıntılarından detox’lanarak) geçiriyor olduğumdan kahvelerde oturmanın zevkini unutmuşum. Üç saat boyunca gündem maddelerimiz, gelecek projeler, yaklaşan bahar, ortak tanıdıkları, küresel iklim değişiklikleri, çarşamba akşamı Kiki’de çalan müzikler, şu bir türlü başaramadığımız meyhane programı ve tabii ki Vogue’un editörünün kim olacağıydı. Ece Sükan değil, Ebru Şallı asla. Ersoy bana fotoğraf camiası hakkında kesinlikle kendime saklayacağım dedikodular anlattı ben de corporate hayattan kurtuluşumu sağlayacak projemin ana hatlarını. Ayrıldıktan sonra Ezgi’ye Ersoy’un sitesinin adresini verdim. Sizin de twitter’a eklemeniz için yazıyorum http://www.ersoyalap.com/
Beklenmeyen Şahit

Bir türlü içinden çıkamadığım ikilem şu: bazen, gözlerimi uyku tutmadığında, geceye dalabilmek için kitap okurum. Ama ne yazık ki pembe dizim haline dönüşen polisiye kitapların sonuna ulaşabilmek hırsıyla sabaha kadar uykudan kaçtığım da olmuştur. Bu gece de aynı senaryonun girdabına kapılmadan önce Türkçe’ye çevrilen en iyi polisiye kitaplarının bir listesini yazmak istedim. Bulun, alın, okuyun. Yok ben kitap sevmem derseniz de en iyi polisiye diziler listemi bekleyin.
1. Lawrence Block – Gönülçelen Hırsız
2. Sue Grafton – Hesaplaşma’nın H’si
3. Georges Simenon – Flamanlar’ın Evinde
4. Val Mc Dermid – Deniz Kızları Şarkı Söylüyor
5. Jeremiah Healy – Tıpkı Uyku Gibi
6. Lilian Jackson Braun – Kanape Atıştıran Kedi
7. Raymond Chandler – Göldeki Kadın
8. Lawrence Block – Gönülçelen Hırsız
9. Maj Sjövall/Per Wahlöö – Oteldeki Cinayet
10. Sir Arthur Conan Doyle – Sherlock Holmes
11. Daniel Pennac – Küçük Yazı Satıcısı
12. Edgar Allen Poe – Morg Sokağı Cinayeti
13. Agatha Christie – Ölüm Sessiz Geldi
Doktor Tavsiyesi

Sürekli aynı yerlerde yemek yememi, yeni bir kokteyl denemiyor olmamı ve de Miss Sixty’le olan obsesif ilişkimi eleştirenler olabilir. Onlara şu cevabı vermek istiyorum: Madem her akşam aynı eve gidiyorum, ve her sabah kalktığımda dişlerimi fırçalıyorum, pekala mekanlar konusunda da aynı alışkanlıkları gösterebilirim.
Bunun nedeni değişikliği çok sevmiyor olmam değil, yaptığım seçimlerle mutlu olmam. Üstelik To Do listeme şunları da eklemek istiyorum:
- her gün en az yedi, en çok on sekiz kez olmak şartıyla facebook sayfamı refresh ediyorum,
- a harfine mutlaka basıyorum,
- gmail account’umun inbox bölümünde dolanıyorum,
- annemi arıyorum,
- http://www.swiss-miss.com/ adresini ziyaret ediyorum, yaptıklarına bayılıyorum, oraya buraya mailler atıyorum, herkes bu siteyi görsün diye uğraşıyorum, alışkanlıklarım sayesinde güne zinde başlıyorum.
Cohen hakkında her şey

Leonard Cohen sonunda geliyor. Durum ilan edildi. Bu da bir gelişme. Son 5 yıldır, geldi, gelecek, gelse, gelmez konuları etrafında dolaşan milyonlarca dedikodudan, Görgün Bey’in “mutlaka getireceğim ben Cohen’i ölmeden” beyanatlarından ve “Cohen gelirse rehberi kim olur acaba” karmaşalarının ardından, 5-6 Ağustos olarak konser tarihleri belirlendi. Facebook grupları kuruldu ve tabii ki eski mevzular yeniden alevlendi. Ben adaylığımı bir kez daha koyuyorum ve çoktan seçmeli sorulara karşın hazırlıklara başlıyorum. Adres http://www.leonardcohen.com/, süre iki saat. Cohen maratonu başladı.
Benden kasap olmaz

Buzdolabının üzerinde alınacaklar listesi duruyor, aklımın içinde de yapılacaklar. İkisi birbirinden çok da farklı değil, eksiklikleri hayatımın da yarım yamalak geçmesine neden oluyor. Bir de tabii büyüyünce ne olucam listem var ki henüz dokuz numaranın yanında koca bir boşluk var.
Bütün bu ruh hali içerisinde oturmuş bir de yeni projeler listemi doldurmaya çalışırken şu siteyi buldum. http://www.52projects.com/52_projects/2005/09/a_nottodo_list.html ve aslında herşeye tersten başladığımın farkına vardım. Bu durumda aslında hiç yapmayacaklarımın listesi aşağıdaki şekilde gelişiyor.
1. Taksi, otobüs, gemi, minibüs, tren şöförlüğü. Bir ehliyetim yok ve trafik hiç de hoşuma gitmiyor.
2. Cerrahlık. Hastanelere girdiğim anda bir baş dönmesi başgösteriyor
3. Tarih öğretmenliği. Hiçbir öğretmenimle yıldızım barışmadı.
4. Muhasebecilik. Parayı sadece harcamayı biliyorum
5. Boyacılık. Resim derslerinde ve düz çizgi çizmede hep başarısız oldum
6. Çocuk bakıcılığı. Hayvanları bile sadece misafir olarak eve kabul edebiliyorum.
7. Konservatuar sanatçısı. Guitar Hero’da bile yanlışlarla dolu sicilim
8. Aşçılık. Ne zaman yemek yapsam bir yerimi kesiyorum
Do’dan Si’ye flash patlatma

Az sonra yazacaklarım yüzünden delirdiğimi düşünenler olabilir. Bu riski göze alıyorum.
Eve geldim, masanın başına kurulup mail, facebook, proje üçgenimi tamamladım. iTunes’umu açtım, günlük Moloko dinleme hakkımdan “Statues” şarkısını seçtim. İş bulma listemde 6, 7, 8 numaranın ana fikri olan web sitesi bakma görevime başladım.
http://www.ohlsson.de/DIMITRIDANILOFF.html sayfasındaki resimleri bu şarkı eşliğinde gezdim, an itibariyle fotoğraflar bana bir şeyler söylemeye çalışıyor. Fotoğrafçılar, modeller, fotoğraf siteleri için en uygun müziği bulmak iş bulma listemde dokuzuncu sıraya yerleşiyor. Bana inanmayanların denemelerini, hayal gücü kuvvetli olanların “Familiar Feeling” parçasına geçmelerini öneririm.
Lekeli manzara

Sabah kalk. Ya da dur. Akşam yat. Rüya gör. Dinlenmek yerine vücudunu daha da yor. Sabah uyan. Saati durdur. Bir daha çalana kadar bekle. Yanında duran kitabı al. Akşam kaldığın yerden devam et. Telefonu cevapla. Bir duş al. Dişlerini fırçala. Dolabı aç. Kararsız kal. Dolabı kapat. Su kaynat. Kaynayan suya bir poşet çay at. Salona geç. Bilgisayarı aç. Müziği aç. Işıkları aç. Televizyonu aç. E-maillerini, facebook’unu, msn’ini aç. Mesajları oku. Mesajları yanıtla. Uzun zamandır bekleyen ve cevap vermediğin o mesajı bir daha oku. Mesajı kapat. Çayını bitir. Ucuz biletleri kontrol et. Vizenin son gününü kontrol et. Londra havasını kontrol et. .uk ile biten siteleri keşvet. Birine tıkla. http://deepsleep.org.uk//contents.php içinde yarım saat geçir. Dolabı aç. Bir dilim ekmek çıkar. Ekmeği kızart. Perdeleri aç. Güne başla.
Son dakika davetlileri, bekleme yapmayın

Birkaç dakika içinde düşen mail sayısı 5.
Birinci mail şahsıma gelmiş. Depeche Mode’a gidiyor muyuz? Davetiye ayarlayabilir misin? İkinci mail toplu cinsten. Chill Out’a davetiye ayarlayan var mı? Üçüncüsü biraz üstü kapalı. Ya Chill Out geliyor. Mutlaka gidelim. Biletler ne kadar, davetiyesi olan? Dördüncü mail neyse ki annemden. Tatlım akşam yemeğe gelecek misin diyor. Ve son mail durumu değiştirmiyor. Chill Out’a Lamb geliyor. Hadi gidiyor muyuz kim davetiye buluyor.
Ne zaman festival zamanı yaklaşsa bu maillerin dibine vuruyoruz. Cevabım kesin. Chill Out’a gidiliyor. İstanbul’un en güzel festivali. Benim tercihim Jazzamor’dan yana. Davetiye bulunmuş değil.Depeche Mode konusunda kararsızlık hakim.
Sallanan sandalye ve köpüklü kahve

Seslere uyandım. Bu gün 1 Mayıs. Dünyada çiçekler ve şarkılarla kutlandığı oluyor. Bizde daha çok biber gazları ve coplu polisler, marşlara eşlik ediyor. Bu yılı tatil yaparak bir gelişme gösterdiğimizi düşünenler var. Ben geçici çözümlere inanmıyorum. Önümüzdeki yıl sokaklarda karanfil dağıtanlarla karşılaşmak istiyorum. O zaman ben de bir yürüyüşün parçası olabilirim.
Biraz sarsılarak önce camdan dışarı, sonra camdan içeri göz atıyorum.Ne yazık kı evim için aynı gelişmelerden bahsetmek mümkün olmuyor. Televizyonun karşısında üç kişinin sıkışarak oturduğu kırmızı kanapem var. Şekline bakıp da alınan rahatsız seçimlerden biri. Her gün onu değiştirmek, misafir odasına yatak almak ve duvarlara bir iki resim asmak programları yapıyorum. her akşam aynı kanapeye zar zor sığışarak uyuyakalıyorum.
Bugün kahvemi de yanıma alarak başladığım site turlarımda tabii ki öncelikle mobilyacılar var. www.rochebobois.com/ bir numara. Sadece kanepeler, sandalyeler değil, masalarla lambalara da gerekli önemi vererek bakın
Londra muhabiri bildiriyor

Deniz Londra’ya gitti. Kasım ayının sonlarında bir gün. Hepimiz de onu uğurlamak için arabaya atlayıp Ankara’ya yollandık. Hava, biz, neşemiz, içkilerimiz güzeldi. Gece sabaha yaklaştığında otoparkta vedalarımızı ettik.
Deniz 5-6 aydır Londra’da yaşıyor ve onu çok kıskanıyorum. Kendisine cezaya kalan Bart gibi defalarca bunu yazarak belirtmiş olduğum için buradan açıklamakta da bir sakınca görmüyorum.
Az önce g-mail’den konuştuk. Hava 20 derece, öğle yemeğine 15 dakika.
Kendisi programını aynen şu şekilde birdirdi:
http://www.itsu.co.uk/’dan sushi’ler alındıktan sonra parka gidilir. Çimlerin üzerinde iki saat yayılınır. Sevgiliyle muhabbet edilir, sevgili öpülür, sevgili mutlu edilir. Sonra yeniden işe dönülür. Toplantı, dosya, konferans konuşma, g-mail, e-mail, web mail, telefon, çay, su, tuvalet, mendil, çekmece, kalem ardından, altıya doğru işten çıkılır. İlk metroya binilir. Eve gelinir. Yemek, makyaj, kıyafet karmaşaları satlatılıp, içinde bulunduğu moda bağlı olarak
http://www.plasticpeople.co.uk/
http://www.foundry.tv/index.html
http://www.dreambagsjaguarshoes.com/temp/
adreslerinden birinde elinde birayla geceye başlanılır. Takip etmek isteyenler için fotoğraflar yarın facebook’ta.
9.90 TL’ye sanal casus

Evdeyim. 1 Mayıs kalabalıkları toparlanmadan sokağa adım atmayacağıma söz verdim. Geçen yıl biber gazıyla tanıştık. Bu yıl gözlerime iyi bakıyorum. Evde olmamın tek bir handikapı var. Odalar arasında ne kadar vakit geçirirsem gözüme batanlar listesi uzuyor. Muji’den aldığım ince çizgili bloknotumu alarak yazdıklarım arasında şunlar var:
1. Duşta on beş dakikadan uzun kalmaya karar verdiğimde sıcak suyun dibini kurutmak
2. Playstation salonun baş köşesinde dururken oynayacak enerjiyi bulamamak
3. MacBook’umun evdeki modeme uyum sağlamaması yüzünden yine sokata bulduklarımla idare etmek.
4. Her gün buzdolabından azalan yiyecekler
5. Diziler arasına giren reklamlar
6. Okudukça biten kitaplar
7. Yıkandıkça kirlenen tabaklar
8. Steve Madden’dan telefonuma üstüste gelen mesajlar
9. Yemekteyiz, Krizdeyiz, Tacizdeyiz, Şakirdeyiz, Evdeyiz, Dertteyiz gibi delirmeme yol açan programlar
10. Facebook’ta ilan vermiş http://www.sanalcasus.com/ sitesi
Saat yedi haberleri

İki dizi. On sekiz reklam. Yirmi altı zap. Otuz iki sayfa. Yirmi beş şarkı. Dört telefon konuşması. Bir cevapsız. Yedi mesaj. Bugünü polisler, sloganlar, protestolardan uzakta, sığınağımda geçirdim. Arada dışardan gelen sesler yüzünden bilgisayarı camın yakınından uzaklaştırmış da olsam, akşamüstü itibariyle Teşvikiye semtimde asayiş sağlanmış görünüyor. Yağmur tüm yaşananların hüznünü silip atmak üzere görevine başladı.
İşten ayrılmamdan sonra evde daha çok vakit geçirmeye başlamış olmak özellikle mutfağımın hoşuna gitmiş gibi. Bir kilo patates ve iki soğanla yapılacak ne kadar çok tarif varmış. Ama ne yazık ki mutfaktan salona uzanan yedi metrelik yolda bir tablo, bir kanape, bir orta sehbası eksiğimiz giderilmiş değil. Bu yüzden marketle konuşmam biter bitmez yeni evimin salonunu güzelleştirme harekatını başlatıyorum. İlk aşamada hastası olduğumuz http://design-milk.com/ sitesi var. Yukarıdaki koltukları ustaya sipariş etmek iyi bir fikir gibi görünüyor.
Ustaya saygı kuşağı
Cumartesi sabahı. Güneşin neşesi yerinde. Öğlen sularında hafiften yüzünü göstermeye de başladı. Teşvikiye’den dolmuşa atlayıp Taksim’e vardım. Sonrasında da Robinson’a. Bugünkü amacım yeni yayın evlerini keşfetmek. Bu arada son çıkan kitaplara ve Türk yazarlara da göz atmayı unutmadım. Hepsinden beşer sayfa. Alıp almamaya karar verme zamanı. Özdemir Asaf tanıdık olduğum üçüncü bölmeden gülümsedi bana. Okudum. On beş yirmi dakika. Melankoli yine bedenime oturan, Asaf’ın karşıma çıktığı her yerde…
—-
Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz……
—-
Önce, büyük büyük düşündüm;
Sonra büyük büyük yaşadım.
Ne varsa, onlar aldı.
Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.
—-
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi
Raflarda boşaltma durumu

Sıradan, aptal, sarışın, güzel, boyalı, kayıp, çatlak, zeki, manasız, aşık, korkak, cesur, maceracı, hoş… Kategorize etmek. En büyük derdim. Merhaba dediğim andan itibaren beş ila on harf arasında bir yere sıkışıp kalıyor insanlar. Bu yüzden isimlerini, işlerini, hatta burçlarını bile öğrenmekte gecikiyorum.
Evim de aynı şekilde. Şarap kadehleri ve rakı bardakları bir dolaba, kahvaltı tabakları, kaseler diğerine. Makineden çıkan her şeyi doğru raflara kaldırdığımda hayatımı da düzene sokuyor olduğum yanılgısına kapılıyorum çoğunlukla.
Bugünki listemde gardrop baş sırada, Top Shop, Miss Sixty, Mango, Mudo, Zara’dan aldığım sınırsız kıyafeti doğru raflara yerleştirmeye çalışıyorum. Bu sırada aklıma Top Shop’un koleksiyonuna yeni katılan Barbara Hulanicki geliyor. Merka edenler için adres şöyle: http://www.topshopstyle.com/barbarahulanicki_us/
Saat 18:32 itibariyle her şey yerli yerinde, bu yaz doldurmak için fazladan beş altı askı çıktı bile.
target=”_blank”
Bir kız hayal edebilir

Piyangodan trilyonlar çıksa ne yapardım?
Tabii bu soruya cevap vermek için öncelikle bilet almaya başlamalıyım ama hayaller aleminde bir gece, yanımda da bir bardak martini varsa doğru cevapları verebilirim.
- Her şeyi bir kenara bırakıp dünyayı gezerdim.
- Marc Jacobs koleksiyonuyla dolabımı tatmin ederdim.
- Evimin dört duvarını dünyanın her yerinden aldığım kitaplarla doldururdum.
- İstediğim an kaçabilmek için özel bir jet satın alırdım.
- Kendi sergilerimi açıp, gerekli mercilere davetiyeler yollardım.
- Arkadaşlarımın uğrak yeri olacak bir bar açardım.
- Yayınevi kurarak kendi kitaplarımı yayınlardım.
- Ölümsüzlük ilacı, zamanda seyahat ya da kanserin çaresini bulurdum.
- Yönetmenliğini Tom Ford’un yapacağı bir filmde, Ethan Hawke, Jonahtan Rhys Meyers ve Jude Law’la başrolü oynardım.
- Radiohead’i salonuma getirirdim
- http://www.franke-heidecke.net/en/ sitesinde tüm gördüklerinizden alırdım.
Sonrasında iflasımı ilan ederek yeniden iş hayatına dönmem gerekse bile…
Bana beyaz deme

Düğün mevsimi açıldı. İlki Haziran’ın 23′ünde. Doğal olarak ne hediye almalıyım ve ben düğünde ne giyeceğim soruları da yanında geldi. Önce bu konuda deneyimli olan arkadaşlar arandı, hediye olarak altın almaya karar verildi. Bunu “evinizi gördükten sonra eksik bir şey almak isteriz” klasiğiyle değiştirmek de mümkün. Problemin bu kısım haziran başına kadar beklemeye yatırıldı.
Sonrasında esas soruna geldik. Düğünde ne giyilecek. Vitrinler’de dedektiflik yapmaya başlamadan internette ufak bir tur işime geliyor. Güneş altında kahvemi yudumlarken http://sarahseven.etsycom karşıma çıkıyor. Kısa, sade, seksi. Kız tarafı olarak miminum süs, maksimum iddiayla masaya oturmalıyız.
Karbeyazı örtüler, kolalı gömlekler

Bir yudum bira. Deniz börülcesi. Ufak bir parça kızarmış ekmek, balığa yer bırakacak kadar. Tarator soslu kalamar. Muhteşem salata, üzerinde biber turşusu olandan. Üç muhteşem sarıkanat. Ve son lokmaya uygun, sezonun ilk karpuzu. Pazar öğleden sonrası bundan daha lezzetli olamazdı.
Ezgi ve annemle Balıkçı Sebahattin’de günü tamamladık. Annem bizi eve bırakmak üzere sürücü koltuğuna oturdu. Cankurtaran ve Teşvikiye arasında geçen on beş dakikada, geleceğim için düşündüklerim bir kez daha şekillendi. Tek bir kelimeden çıktı. Ben yapacaklarım üzerine gevelerken, Ezgi arka koltuktan bir iki cümle söyledi, onu annem tamamladı, sonra içimizden biri vurucu lafları etti. Newton kafasına ilk elma düştüğünde böyle hissetmiş olmalı. Filmin sonuna giden yolu buldum.
Eve geldiğimde torbaları, paltomu, anahtarları ve telefonu masanın üzerine attıktan sonra bilgisayarın başına kuruldum. Yine RSS Feed’lerden bir iki gelen olmuş. Kendi hayatımla sizi oyalamadan önce onları aradan çıkarmam gerekli:
Roxy markasının günlük tuttuğu blog. Bakmaya, almaya, beğenmeye layık: http://www.toroxy.com/
üstelik hayalinizdeki bikiniyi yaratma durumu var http://www.roxy.com/
Alışverişler başlasın!
Havan çıksın TOMY xiao

Ağustos 1. Takvimlere not edilsin. 28 yaşına basıyorum. Parti, yemek, parfüm, kıyafet istemiyorum. Aklımda sadece şu var: http://www.zink.com/tomy-xiao.
Fotoğrafı çek. Play modundan beğendiklerini seç. Print’e bas. Hediye et. İşlem bu kadar basit.
Poloroid makinenin dijital yüzü olarak lansmanlarına başlanan alet 5.0 megapixels, 4x digital zoom,
2.48″ LCD ekranlı. Elinize düştüğü an 16 MB bellekle geliyor, SD/SDHC kartları destekliyor.
Şimdi tek sorun Japonya’ya giden birilerini bulmak.
Gecenin sonunu keşfeden deliler

Midemde dolaşan balıklar, aklıma üşüşen fikirler, kalbimin pır pır atmasına neden olan içki. Uyumak istiyorum ama bir şeyler buna engel olup duruyor. Işığı aç, saate bak, facebook’ta online olanları kontrol et, maillerine bak, kitabı al, iki sayfa oku, kitabı bırak, ışığı kapat, dışarda dolaşan polis arabalarının sirenlerini duy, saatin tiktaklarını duy, üst kattaki komşuların tartışmalarını duy. Hafifçe gözlerine düşen uyku sana mutluluk versin. Sabahın ilk ışıklarına kadar gelip giden hayal alemine dal.
Sabah yedi.Rüyaların hükmettiği uykunun sabahında aynaya baktığında, sana hiç benzemeyen kendinin karşısındasın. Tıpkı http://www.photographyserved.com gibi.
Arka kapak katilleri

Fransa’da yaşasaydım Vogue’da yazardım, Londra’da çalışsaydım I.D’de takılırdım, New York’ta bulunsaydım grupların turnelerine eşlik edip müzik dergilerine yazılar yollayan bir muhabir olurdum. Dünyanın herhangi bir yerinde ortalama bir yazar olarak, doktorların ya da dişçilerin hesaplarıyla yarışacak kadar kazanıyor olurdum.
Ama İstanbul’dayım. Herkes bana dergicilikte çok da para olmadığını hatırlatıp duruyor. ” İstediğin kadar yazı yaz, bir stil oluştur, hatta bütün dergiyi dolduracak kadar iddialı ol. Önemli olan reklam geliri. Kimse yazılanlara bakmıyor.” Ben yazı sever bir romantik olarak bunların değişebileceğine inanma eğilimindeyim.
Bu yüzden çalışıyorum. Dünyanın her yerinde çıkan dergileri keşfetmek, değerinin iki katını ödeyerek posta kutuma istemek, gece gezmelerinden vazgeçip bütün sayfalarını okumak da işimin bir parçası.
Benim gibi deliler için açılmış olan bu dükkan ne yazık ki Berlin’de. Dünyanın her yerinden yüzlerce dergi çeşidiyle kafayı bozmuş herkesi beklemekte.
Magazine und Lektüre der Gegenwart
Auguststraße 28 (Ecke Große Hamburger Str.)
10117 Berlin-Mitte
Tel. +49-30-695 49 695
http://www.doyoureadme.de/
İngiliz hasta

Pazartesi. Sendromssuz olandan. Çünkü bugünün cumartesiden farkı yok. Yine bol rüyalı bir gecenin sabahına uyanılmış. Tek fazlası gecenin ikisinde bastıran diş ağrısı. En kısa sürede bir randevu alınıp, aylardır tamamlanamayan işler bitirilmeli. Her gün lens takmaktan kurtulmak için gözlük edinilmeli. Kısa sürede mahallede ucuz bir kuaför bulunmalı. Bunlar buzdolabına değil, aklımdaki yapılacaklar listesine yazılanlar.
Sıradan bir öğle arası. Facebook’ta gelen mesajlar okunuyor. Yarısı üye olduğum gruplardan, kalanı toplu yazışmalar. Bu sırada yavaş internet bağlantım dönerek mailime bağlanma çabasında. Yetmiş saniye sonra altı yeni maille karşımda duran sayfa.
Hemen ikinci sırada gördüğüm sonu .uk ile biten maile tıklıyorum. Yine “hemen Londra’ya taşınmalıyım” hissini tetikleyen bir dergi. http://www.thelovemagazine.co.uk/. Condé Nast üretimi. Yılda iki sayı çıkaran bir dergi. Sitesi bile hayranlık verici.
Sarı çizginin arkasında durunuz

Biriyle daha ilk tanışmamızda sorulan 5H soruları:
Hangi grup, hangi film, hangi yönetmen, hangi takım, hangi konser? Cevapları hayatımızdaki yerlerini belirliyor, uzun ya da kısa süreli ilişkilerimizin ilk aşaması başarıyla atlatılıyor. Nina Simone seviyorsa muhteşem, Rihanna hayranıysa düşünmeye değer. “Beşiktaşlıyım” cevabı kibarca yanlarından ayrılmak için yeterli bir neden.
Aynı zamanda çok da yakın arkadaşım olan Selen Akçalı, 5H’i çoktan çözdü, Muammer Yanmaz’la birlikte Paris, Londra ve New York sokaklarında yaşayan Türkler’e 1F sorusunu yöneltti: Favori metronuz hangisi?
Proje zekice, fotoğraflar muhteşem, siyah-beyaz hastasıyım. Proje yeni değil, üç yıldır devam ediyor. Bundan sonraki ülke konusunda da birkaç tiyoya sahibim.
http://www.muammeryanmaz.com/
Masaüstü web’e düştü

Patron olarak muhteşemdir. Arada bir işler yetişmeyince kızacak diye korkarız.
Grafiker olarak tartışılmazdır. Ben zaten bu konuda hiçbir otorite değilim.
Web manyağı olarak arkadaşımdır. Birbirimize heyecan içerisinde bulduğumuz blogları yollarız.
Gece kuşu klasmanında bir numaradır. Çoğunlukla sabah beş sularında bilgisayarı kapatır.
Fikir bulucusu olarak yaşar, zamanın ilerisini takip eder, yapılan her iyi işten heyecan duyar.
Birol Bayram blogları takip etse de kendisi nedendir bilinmez bir blog tutmaya başlamamıştı. Ne mutlu ki sonunda o da hayatını bizle paylaşmayı kabul etti. Şimdi sorumuz şu: ” Sayın Bayram, diğer projelerinizi ne zaman internette görebileceğiz?”
X-Kahraman

Ciddi bağımlılıklarım var. Güneş ışığı, soğuk su, noktalama işaretleri, kuruyemiş, bloddy marry, sebze çorbası, iPhone’um, Moloko’nun “Statues” albümü, polisiye kitaplar, tatil hayalleri, Moleskine defterleri, çoban salatası, White Moacha, sarı-gri uyumu, Heroes dizisi.
Haftanın bir günü gerekli bağlantıları yaptıktan ve flash diski bilgisayara taktıktan sonra Nathan Petrelli’nin kötüden iyiye dönüşmesini izlemek için her şey hazır.
Az önce, son bölümü izlemek üzere, bu kez http://surfthechannel.com/ adresine canlı bağlantı yapmıştım ki korkunç bir gerçekle yüzyüze geldim. Heroes sezonu bitirmiş, Hiro Nakamura geçmişte bir yerlere ışınlanmış, Claire ölümsüz koltuğunda uyuyakalmış, Sylar birilerinin daha canını almış.
Heroes geri gelsin diye beklerken kaç ay, kaç web sitesi ve kaç yeni dizi keşfetmem gerekecek?
LED TV’de çengel bulmaca

Birkaç gün önce polisiye yazar ilahlarımı ortaya döktüm. Bugün de polisiye dizilerin muhteşem kahramanları konusunda bir kompozisyon yazmak istiyorum. Sorular on tane, cevaplar aşağıda:
1. Calleigh Duquesne – C.S.I Miami
2. Robert Goren – Law & Order Criminal Intent
3. Warrick Brown – C.S.I
4. Seeley Booth – Bones
5. Lilly Rush – Cold Case
6. Jack Malone – Without a Trace
7. Adrian Monk – Monk
8. Dr. Spencer Reid – Criminal Minds
9. Aaron Hotchner – Criminal Minds
10. Penelope Garcia – Criminal Minds
11. Derek Morgan – Criminal Minds
Bütün soruları bildim, bir tane fazlasıyla kanaat notundan geçtim.
Siparişlerinizi alabilir miyim?

Bugün Can’la beraber çalışmamızın ilk günü. Masanın karşılıklı uçlarında, önümüze açtığımız laptop’larımızla fotoğraf çekimi için oldukça uygun görünmekteyiz. Ben sessizlik talep ediyorum, o bir bardak kahve.
Tek sorun sadece yemek masasının değil, evin ve hayatın da bir bölümünü paylaşıyor olmamız. Şimdilik işler yolunda gibi. Cevap vermem gereken sorular olmadıkça keyfim yerinde.
Bugünkü öğle yemeği menümde açılış olarak blog gezmeleri, Berselona otelleri ve portakal suyu var.
Ana yemek için e-kitabıma bir bölüm daha katmak, tavuklu pilav ve Nouvelle Vague düşünülmekte.
Tatlı aşamasında, artık beynimde yer kalmadığı için yaza uygun hafif bir şey seçiyorum.
http://www.shopnastygal.com/categories/new/
Her kız, ayda bir kez, bu zevkin tadına varmalı
Ben kalp New York

New York’u ve ona dair olan her şeyi özledim. Mesela şimdi İstanbul’da değil de güneşli bir New York öğleden sonrasında olsaydım ne yapardım?
Önce gidip susamlı bagel yerdim. Sonra Soho’nun ara sokaklarındaki birkaç butiğe girip çıkar, ardından Miro kahvesinde lattemi yudumlardım. Bir metroya atlayıp Moma’nın köşesinde indikten sonra en az iki saatimi Paul Graham fotoğraflarına bakarak geçirirdim. Ardından tabii ki bununla yetinmeyip Chelsea galerilerinde birkaç saat tüketirdim. Sonunda yorgunluktan bitkin düştüğüm saat dokuz sularında Latitude Bar’da bir margarita, Bungalow 8′te bloddy marry ya da Bed’de viski ısmarlardım. Bu sırada dünyanın her yerinden edindiğim arkadaşlarım da bana eşlik ederdi.
Ama bunun yerine Teşvikiye’deki bir binanın altıncı katında http://www.apartmenttherapy.com/ny sitesine bakarak bundan beş yıl önce İstanbul’a dönmeseydim nasıl bir evde yaşıyor olurum diye düşünüyorum.,
103. R.I.P.

Facebook’tan toplu mail gelmiş. Altı aylık askerliği biten arkadaşımızın şerefine, 15 Mayıs gecesi Yakup’ta buluşuluyor. Tercihen sek rakılar, mezelere eşlik ediliyor. Sarhoş olunuyor, şarkılar söyleniyor, askerlik anıları dinleniyor. Buraya kadar program tamam. Keyfimiz yerinde.
Problem, sekiz mesaj sonrasında Berlin’de olduğu için aramıza katılamayacağını bildiren Kerem yüzünden başlıyor. Berlin aşkım an itibariyle tavan yapmış durumda. Gece üçe kadar uyuyup dörtte gidilen kulüpler, o muhteşem Frankfurter sosisleri, Kastanienalle üzerinde iki euro’ya içilen martiniler bilgisayarın önünde dans etmekte.
Eski albümler arasında gezinip şu muhteşem gece kulübünün adını arıyorum. Watergate değil, hemen solunda biraz daha evcimen olan. http://www.103club.de/.
Kötü haber mekanın bugün itibariyle kapanıyor olması. Kerem kapıya bir gül bırak!
Esaret ikonası

Ayın bir günü, ünlü moda markalarının yeni koleksiyonlarını talan ederek zamanımı geçiririm. Marc Jacobs hariç, çünkü ona her günüm feda. Tom Ford gözlükleri, Miu Miu çantaları (bu arada ilkbahar / yaz koleksiyonu için Katie Holmes’u seçmişler, Scarlet’ten sonra ne kadar da sönük duruyor), Paul Smith gömlekleri,Vivienne Westwood delilikleri… Hepsi, yaklaşan moda hakkında bana ipucu verir. İzlemek zorunda değilim.
Bugün hepsine yirmi dakika ayırdıktan sonra http://www.prada.com/ sayfasında duraklamak istedim.
Şimdi kalp atışlarımı düzene sokmak, Prada koleksiyonuna hayran olmak ve bu ayki kredi kartı borçlarımı kontrol etmek için bloguma ara veriyorum.
Patlak gözlü heykeller

Çok uğraşıyorum ama hala keşkelerim var.
Keşke… Avustralya’ya gitseydim, spor salonuna yazılıp, yürümek haricinde bir aktivite gerçekleştirseydim, ucuzluktan o ayakkabıyı alsaydım, akşam yemeğinde daha hafif yeseydim, son tekilayı içmeseydim, fotoğrafçı olmak için biraz daha uğraşsaydım, yarım kilo erikle yetinseydim, dakikada iki sayfadan daha hızlı okuyabilseydim, tüm öğrendiklerimi asla unutmayacak şekilde dosyalayabilseydim, resim yapmayı bilseydim, gitar çalmayı öğrenseydim, http://www.stellamccartney.com/us/ adresine girmeseydim.
Çünkü şimdi değil keşke demek, bir de üzerine ışınlanarak Amerika’ya gitmek istiyorum.
Almak, değil sırf bakmak için.
Teklif ediyorum

5.5.09 tarihinde, öncelikle Ayça’nın doğumgünü olması nedeniye Balıkçı Sabahattin’de toplanılıp midyeli pilav ve turşu menüsüne sahip çıkıldı, sonrasında da tabii ki meşhur Hıdırallez etkinliklerine katılınıp gül ağacına dilekler bağlandı. İlginç olan festivalin sokak aralarından ve mahallelinin ruhundan çıkıp sahilde büyükçe bir alana taşınmış olmasıydı. Ana sahne kurulmuş, backstage oluşturulmuş, ortalığı kolaçan eden güvenlik ekipleri sahaya getirilmiş. Tabii ki bana sorarsanız baharın gelişi, sıcak biranın etkisiyle yok olmuş.
Gece fotoğraf makinem tarafından özenle kaydedildi, bunu görmek isteyenler facebook sayfamdaki 5.5 albümüne bakmak için browser’larını hazırlayabilir. Bir düğün fotoğrafçısı edasıyla ortalarda takılıp, bana her poz verenin yanından uzaklaştım. Beklenmeyen anlarda, sinsice hayatlarına tecavüz ederek istediğim kareleri yakaladım.
Fotoğraflar yalan söylemez. Gecenin özeti şu: çiftler arası asayiş sağlandı, puantyeli elbise Pınar’a yakışıyor, Hande dört kilo vermiş durumda, Hakan işsizliğimizi kutlamak için beni House Cafe’ye bekliyor, Eril geç kalıyor, Lale pek çok fotoda bulanık çıkıyor, Eren’in ateşi başına vurmuş, aileler kaynaşıyor, yakın zamanlarda Umut’un Ayça’ya yüzük takması camiamız tarafından şarkılarla destekleniyor.
Bana da http://www.boraaksu.com/collections_ss09.html koleksiyonundan elbise almak için bahane çıkıyor.
Kaçamaklarımız sürmanşet

Gazeteyi daha çok hafta sonları okuyorum, “bakalım sonumuz ne olacak” kotamı doldurduktan sonra. İlgi alanım röportajlar, çünkü bana sokakta gördüğüm insanlar hakkında ipuçları veriyor. Üstelik başkaları tarafından teşhir edilmeden.
Birileri olmak istediklerini anlatıyor karşılarındakine, gazeteci gördüklerini yazıyor. Sonunda 50 kuruş verek ben habere ulaştığımda hedonist bir hikayeyle yüzyüze geliyorum. On beş dakika boyunca keyfim yerinde. Kelimeler arasındaki ilişkileri kurarak sanatçı kontenjanından olaya dahil oluyorum. Ne de olsa ben okumadan yazılanlar bir anlam kazanmıyor.
Arada bir sağlık ve beslenme haberlerine göz attıktan, ne yazık ki haftalık felaket zincirini de özümsedikten sonra Pazar gazeteleri çöp olarak kapımın önünü boyluyor. Ekolojik düzene dikkat etmeye çalışan biri olarak kapıcımı kağıt çöpüne atması konusunda bilgilendiriyorum. Her pazartesi.
Ama benim asıl ilgi alanım dergiler. Özellikle elime alıp köşeme çekilme zevkini bana tattıranlar.
http://www.interviewmagazine.com/ bunların en prestijlisi.
Görücü usülü

Görünüşe aldanıyorum. Eriklerin büyüklüklerine bakarak, insanların ayakkabılarını süzerek, mekanların kalabalığını kontrol ederek ilk adımı atıyorum. Şubat ayında kabak çiçeği dolması yenmez.
Bu sadece insanlar konusunda biraz esneme gösteren bir kural çünkü çoğunlukla gıcık olduğum ilk karşılaşmalar sonrasında, pek çoğuyla yakın arkadaş olmayı başarıyorum. Empati kurmak ve merak en büyük dert.
Web siteleri konusunda da yaşananlar değişmiyor. Menüsü temiz mi, içeriği dolgun mu kontrollerimi yapıyorum. Tipiyle beni yeterince etkilediyse, sömürmeye başlıyorum. http://www.swietochowski.pl/ ruhumu hikayeleriyle de cezbetmeyi başardı. Son on sekiz dakikadır bilgisayarımın aklını başından aldı.
Gelecek cuma, 5 para
İşi bırakmamdan bu yana iki şeyden korkuyorum: birincisi hiperaktif ruh halim yüzümden bütün arkadaşlarım telefonlarını bana kapalı tutacak. İki fikir arasındaki düşünmediğim anlarda birilerine neyi, neden ve ne zaman yapmamız gerektiğini anlatıyorum. Bu da dokuzda işbaşı yapanlara büyük ihanet niteliği taşıyor. İkincisi internette geçirdiğim süreler yüzünden bağımlı olma yolunda ilerliyorum. İnsanlarla konuşurken blog’umdan referanslar vermek, her türlü cafe, bar, otel işletmecilerini blog açmaları konusunda ikna etmek, ve banka hesaplarımı hızla boşaltmak da işin cabası.
Şimdilik büyük bir gülümseme ve laptop çantamla sokaklarda gezinmekten, her sabah bir bardak süt alışkanlığıma geri dönmekten, geceleri rüyamda bile yeni fikirler üretmekten memnunum.
Bir de http://www.zoozoom.com/ gibi siteler bana göz kırpınca, perşembe günü biraz daha mutlu başlıyor.
Kendimi repoya yatırdım

Hayatımı yapılandırmakla meşgul olduğum için bilgisayarın başından uzaklaşmak zorunda kaldım. Tam beş yüz milyon istediğim için bir iki bilene danıştım, Asmalı’da gezinme hakkımı kullandım. An itibariyle seyircilere de teşekkür ederim, sekizinci tura varmış bulunuyorum.
Bu aşamada sorular zorlaşıyor: mantı açmayı öğrenecek misin, enine mi gideceksin kutuna mı, sokakta mı yaşayacaksın sarayda mı? Henüz düşünme aşamasındayım ama http://www.wadmag.com/wadmag/ gibi dergiler doğru yolda olduğumun sinyallerini veriyor. Netten bir şey anlaşılmaz. Ya abone olacaksınız, ya da D&R’a iki ay başında uğrayacak.
projemlemutluyum.com

Akşam beş’te telefonla arandım. “Hadi kalk Nişantaşı’nda buluşuyoruz. Proje konuşmamız gerek.” Tabii ki bu lafı ikiletmeden elime ilk gelenleri üzerime geçirdim. Hızla evden ayrılarak, hedefe kitlendim.
Ayça, Hande, Hakan, ben yeni bulduğumuz cafe-ofisimizin en büyük masasını hakimiyetimiz altına aldık. Süreç boyunca yaptığımız tek şey domain ismi araşırmak. fuck.me, talkto.me, love.me, hecheatedon.me, desire.me… Her şey alınmış, açık artırmalar başlamış, biz üç sıfırlı işlerde çalışırken dünya nerelere gitmiş? Yine de aradan dereden bir iki nefis web sitesi kurtardık, içini doldurmak için çalışmalara başladık.
Bir sonraki etap, site ismi bulma denemeleri devam ederken son RSS’leri takip etmek için mail’ime bir göz atıyorum. Karşıma çıkan site http://www.davidchipperfield.co.uk/. Hemen evden taşınıp, müstakil eve geçmelik.
Masayı organize et

Bir yazı okudum. Yüzyıllardır ilk kez sıfır kapitalle bile yeni işler kurulabileceğini, bugünlerin açılımlar için doğru zaman olduğuyla ilgili. Fikre katılıyorum ve uyguluyorum.
Dünkü geniş masa toplantımızı anlattım. Bir grup işsiz olarak görevimizin ilk aşamasını büyük bir titizlikle tamamlayıp 3 domain ismi aldık. Saha araştırmasından çıkan sonuç oldukça ilham verici.
Peki isimleri aldık da plan ne? Alınan bütün domain isimleri için portallar oluşturulacak, bunlardan kazanılan parayla bir kodcu ve web tasarımcısının maaşları ödenecek. Tam zamanlı olarak işe alınacak. Sonrasında reçete şu şekilde:
“Mehmet iki günde bir güzel bir tasarım, Selim haftada en az iki altyapı. Korkma zaten hepsi birbirine benziyor bu yüzden sana iki hafta avans, gerekli kodları yazabilmen için.”
Bu sırada tabii biz de yüksek seviyede çevre tanıma avantajımızı kullanarak projeleri satma peşinde olacağız. Çalışmalara başladım. Sİte no bir kod adıyla yazdığım Ayça’nın kredi kartının ödediği domain önerimiz için bir iki araştırma yaptım. Tabii bu sırada kendimi muhteşem yeniliklerin cazibesine kaptırmaktan da alıkoymadım.http://www.iconeye.com/ evinde, ofisinde değişiklikler yapmak isteyenler için.
Kadri hakkında son şey

Bol limonlu bir bloddy marry, acısı az bloddy marry, esaslı iki bloddy marry, margarita, elmalı vodka,şampanyalı mojito, bir de kuruyemiş lütfen! Yarım saat sonrasında hepsinden bir tur daha.
Perşembenin özeti. Den Cafe sınırlarındaki yuvarlak masada altı kız toplandığında ortaya az dertli, bol neşeli kadın çıkartması kaçınılmaz oluyor. Bizim keyfimiz yerinde ama etraf duruma ne der bilinmez.
Sıradan konular başlığı altında 5 senelik ilişkiler, hamilelikte gerekli bilgiler, hayat kurtarma yolları, ayrılıkta ikinci ay, Sibel’in muhteşem dudakları, Zeynep’in bonfilesi, Ceylan’la Zeynep’in Dame de Sion geçmişi, elma dilim patates, beni al onu alma savaşları, en sevilen aşk filmleri üst sıralarda. “He is Not that Into You” filmi konusunda üçe üç eşitlik sağlanıyor. Ben filmi pek de başarılı bulmayanlar tarafındayım.
19:30′da başlayan gruplaşma, saatler 23:00′ü gösterirken, bir sarhoş Ezgi ve diğer beş içkili kadın olarak sonlanıyor, hesabın özeti hepimizin kartlarında çekilen yüzer lira. Uzun zamandır bundan daha iyi bir şeye gitmemişti.
Arayı fazla uzatmadan bundan sonraki buluşmanın sınırlarını belirlemek istiyorum: güneş batmadan, white mocha, minik cookie, aşk filmine altı bilet, ve mutlaka http://www.viviennewestwood.co.uk
İstanbul için uyanma vakti

Ersoy’dan günlük site analizi ulaşmadı. Mail box’uma tek bir RSS feed düşmedi, her gün takip ettiğim portallarda hareketlenme sağlanamadı. Dün akşamın sabaha uzayan sıradışı havasından olsa gerek, öğlen 13:37 itibariyle bütün şehir uyuyor.
Ben bugünü yazmaya ayırmıştım oysa ki. Öncelikle Yapı Kredi Crystal dergisi için Amalfi sahillerinden bir şato tasvir edilecek, ardından K dergisine uzun zamandır ara verdiğim karakter yazısı düzülecek, son olarak da akşama sanat okuluna başvurmak isteyen Sinan’a bir motivasyon letter yazması konusunda yardım edilecek. Gördüğünüz gibi yazı yazmak tam zamanlı bir aktivite sadece blog girişleriye sınırlı kalmıyor.
Bilenler bilmeyenlere öğretsin kategorisinden bugünkü tanıtım sitemiz Mert & Marcus’un da bağlı olduğu http://www.artpartner.com/ Aman onları biliyoruz diyip bu yazıyı okunanlar listesine atmayın. Şu linke bir zahmet tıklayın!
Derdini makineme söyle

Benden çok iyi paparazzi olur, ya da spor fotoğrafçısı. Peki tamam portre çekmeye de razıyım. Yeter ki içinde insan, hareket, bir de mümkünse küçük çapta bir lens olsun. Yakınında durayım, varlığımı unutturayım, sonra sevgilisi gelirken gözlerinin parladığı an. klik. Evet lütfen ve tercihen önümdeki süje bana bakmasın. Ağzının kenarına yapışan o korkunç gülümseme fotoğrafımı kirletiyor.
Şu güneşli kış günlerinde objektife takılan ışığa bayılıyorum, maviyi buzdan yapılmış gibi, pembeyi pamuk şekeri tadında yeniden kurguluyor. Doğru mekanı bulunca, ortasına bir de insan serpiştiriyorum, çifter çifter takılandan. Onlar birbirine bakarken, kameram da ikisini yakalıyor. Kız oğlana dün akşam erkek arkadaşlarını tercih ettiği için bozulmuş, oğlan da artık yenisi gelse de Nihan’dan kurtulsam edasıyla sevgilisinin elini tutuyor. Fotoğraf işte tam o anı, ikisinin de yalan söyleyememe halini çekiyor. Ayrılık kaçınılmaz.
Kafama uyan fotoğraf dergileri ararken, http://www.032c.com/ sitesi ekranımda beliriyor. Sadece kapağı bile agresif tutumumun belirleyicisi. İçini görmek istiyorum. Lütfen biri bana derginin kendisini bulabilir mi?
Görevimiz: fabrica

25 yaşının altında mısınız? Sanat, sinema, tasarım, fotoğraf gibi konulara da ilginiz var mı? Bir de bütün bunların üstüne İtalya hayranı mısınız? O zaman elimde on numara bir mal var:
www.fabrica.it/
Kendileri ünlü Benetton firmasının okulu olur. Bir kere sizi kabul ettikten sonra evden, harçlığa kadar tüm masraflarınızı karşılar, başkalarının “bundan proje mi olur?” dediği fikirleri özenle gerçekleştirip bir de adınıza sergi açar. Tasarım, görsel iletişim, fotoğraf, sinema konularında da dünyada yetkili mecra olarak kabul edilir.
Ben salaklık ettim, başvurunun kıyısından döndüm. Siz etmeyin, hemen siteye girip incelemelere başlayın. Yarışmacı arkadaşlara kati suretle başarılar dilemeyin, çalışın, uğraşın, bu maçı kazanın.
Kahvaltıda taze fasulye

Anneler günü dolayısıyla sabah erken kalkıldı. Ellerimizde çiçekler, hindi füme ve tulum peynirler, bir de tabii ki gazetelerle annenin kapısında belirindi. Anne mutlu, ben daha mutlu.
Haftanın tek gazete okuma günü olan bu pazar da gelenek değiştirilmedi. Eklerden başlamak şartıyla bütün gazeteler hızlıca gözden geçirildi. Anneli, kızlı, aileleli, anneanneli haberler sayfa sayfa dizilmiş. Okundu, yorumlar yapıldı, başarılı gazeteci arkadaşlarımız içten içe kutlandı. Şimdi de kahveler eşliğinde kalan günün programı yapılmaya çalışılıyor.
Çimlerde oturup kalamar, bira; deniz kenarına seyirtip balık, rakı; eve tıkılıp yazı,kitap; nette dolanıp hayal, http://www.marcelwanders.nl/
İkinci bir karara kadar teras, web gezintilerim devam etmekte. İlgileneneri twitter’a beklerim.
Torbamın altı patları

Teras battı, sokağa taşındım.
Kendime bir de güzel hedef seçtim: kitap almak. Yolculuk sürem boyunca başıma şunlar geldi: Sakaryaspor taraftarları şarkılar eşliğinde önümüzü kesti, portakal suyu içmek için durduğum büfede çocukluk arkadaşımla karşılaştım, Anneler Günü etkinlikleri dolayısıyla İnci’den profiterol adım, kilosu 30 TL olan kirazları es geçerek, papaz eriklerine yatırım yaptım, turistlere yön tarif ettim, kuruyemişçiye 12 TL bıraktım, başka bir grup Sakaryaspor taraftarıyla karşılaşarak burada ne yapmakye olduklarını merak ettim, MAC’te çalmakta olan korkunç Türk popu karşısında şaşkınlığa uğradım, bana çarpan serseriye korkunç bakışlarımı yönelttim ama bağırmadım, keyfimi akşamki balıklara sakladım.
Sonunda kazasız belasız kitapçıya varmıştım ki, muhtemelen telefona ulaşma çabalarım sırasında çantamdan düşen kimliğim Robinson’da çalışmakta olan çocuk tarafından bana iade edildi. Kendisine teşekkür ettim, buradan yine ediyorum.
Altı kitap elleyip, iki kitabı da haneme geçirdikten sonra karşıma Nylon dergisinin müzik severler için yaptığı bir kitap çıktı. Almadım, hayranlıklarımı sundum. Eve gelir gelmez de http://www.nylonmag.com/ adresine girerek sanatçı kişiliğimi tatmin ettim. Yeter ki bahar gelsin, pazartesiyi bile sevicem.
Raftan bi gumigu kapsana

Lütfen koltuklarınıza yaslanın, masanıza bir sade Türk kahvesi yerleştirin, bol keseden heyecan yaratın. Bilenler bilmeyenlere anlatsın pazar seansı başlıyor…
- Meğer o garip dokusu yüzünden güzelim yemeğe kuşkonmazmış
- Zumo işin aslına bakarsanız makinenin adıymış
- Bizim apartmandaki sarı kedi dişiymiş
- İstiklal’e ben çıkmayalı yine altı dükkan değişmiş
- Adidas’ın yeni koleksiyonu muhteşem güzelmiş
- Mavi Jeans’in vitrininde garip bir kadın peydah olmuş
- Karpuz mayıs ortasında çıkmış
- Ortalıkta öpüşme yaşı onüçleri görmüş
- Vakitsiz öten horoz hala kesimemiş, karşıki terasa bir de tavukları gelmiş
- Ben bir iki gündür bakmayalı http://bigumigu.com/ süper postlar eklemiş
Bikini benim olacak

Bugünün manşeti Ceylan’dan geldi. Hiç değiştirmeden yazdıklarını aktarıyorum:
” mutlu olduklarımızı anlattığımızda karşımızdakiler içine giremiyo kızım tam hazmedememiş hissettiriyo karşındakinin tavrı. o yüzden bi zaman sonra bırakıyosun anlatmayı gereksiz hissediyo karşındaki çünkü o anda kendini. orda mutsuzluk varsa belki yardımcı olabilir ama mutluluk var.”
Bu lafın üzerine ben de şu cevabı veriyorum:
” İşte olay tam da bu çok güzel özetledin. Victim pozisyonunda olduğun sürece herkes senin superman’in.
polyannaya kaçarsan, kurda falan yem olabilirsin.”
Konuşma devam ediyor. Sekizinci mesajdayız. Bu arada mailime Matthew Williamson’un fotoğrafladığı H&M yaz koleksiyonundan resimler düşüyor. Konuşmanın devamını beklerken hızlı tur atıyorum. Ben cevabımı yazarken siz de koleksiyonu inceleyin http://www.hm.com/us/
Başka mısın?

Bütün gün eski yazıları okuyup, geçmiş resimlere bakarak zaman geçirdim.
E-kitap projem için doğru fotoğrafları ayıklamak ne kadar zormuş. Ben şişman olduklarımı ayıklamak istiyorum, annem çirkin göründüklerini. Tam birinde karar kılıyoruz bu sefer fotoğraf flu çekilmiş oluyor. Sürekli bir memnuniyetsizlik içinde bir yandan da dizileri takip etmeye çalışarak zor görevimi tamamlıyorum. Şimdi bana tek gereken bir scanner, beş altı saat ve geçmişin izlerini tenime kazıyacak bir fırtına.
Bir bira, yorgunluğumu alıyor. Zübeyir’den gelen beyti karnımı doyuruyor.
Pazar akşamı beyin boşaltması esnasında yemek programları, Dizimax maceraları, facebook duvar yazıları ve http://www.anothermag.com/ var. People başlığı altında Jude Law, Scarlet Johansson, Mia Farrow kaçmaz. Okumaya üşenirseniz resimleri taciz edin.
Pamuk Prenses ve yedi fondöten

Pazartesi sabahı herkes iş başında. Adriana Lima’nın “ayakkapılarım, kopeğim” dediği reklam televizyonlara yerleşmiş. Cevap veriyorum: bence “kanka”. Sevgilisiyle yaşadığı sorunları duymayan kalmadı ne de olsa. How I Met Your Mother’ın son bölümü çıkmış. Torrent’ten mi indirirsiniz, yoksa surfthechanel’ın dolmasını mı beklersiniz bilemem. Heroes ne yazık ki sezonu kapattığı için ondan ses seda yok. Çıldırmamak işten değil.
Sonunda İstanbul uyanmış anlayacağınız. Bahar gelince hayat çalışmak bile biraz daha çekilir bir hal alıyor.
Facebook’u açtım. Ersoy cumartesiden beri beklediğim yeni linkleri yolladı. Bu sefer modanın bir alt kolu olan kozmetikteyiz. Adamın adı da http://www.timothy-hogan.com/. Pürüssüz tenleri olan kadın fotoğraflarına bakınca hatırladığım tek şey Body Shop ve Lush tur vaktimin geldiği. Kahvaltıdan sonra ilk iş.
Netçi hanımın gündüz gezmesi

Sabahtan beri sokaklardayım. Öncelikle İstiklal Caddesi’ni hatmettim, sonra Nişantaşına fethettim.
13:10 Son yirmi dakikadır yemeğini beklediği için Hilton’daki konferansa geç kalmaktan yakınan kuzenimle karşılaştım.
13:15: Ayça telefonumu çaldırarak Den Cafe’de olduğunu bildirdi.
13:40: Bir yudum limonata, içinde meyve olanından.
13:45: Klik! Facebook’tasınız.
14:00: Mudo Concept’te kanepe bakmaca. %30 indirim üzerine, KDV indirimi bir de Garanti banka kartınız varsa tek çekimde % 10 indirim.
14:50: Little Caesars’ta bir alana bir bedava pizza servisi.
13:20: Kuruyemişçide 8 TL’lik alışveriş
13:45: Bir dilim pizza, Sek ayran, Tabasco
13:50: Günlük web haberlerinde ikinci round. http://web.me.com/blessberlin/
Beni playstation’dan koruyun

Yayılmış yatıyordum, bahar çarptı zannedersem. Şöyle bir toparlandım, günün gelişmelerini yakaladım, bol kafeinli bir kahve koyup bilgisayarımı açtım. Kullanmadığım zamanlarda sleep modunda ya da kapalı kullanmaya özen gösteriyorum. Sadece elektrik faturalarının yüklü gelmesi yüzünden değil, aslen doğayı korumak adına.
Yanımdan gelmekte olan silah seslerini asgariye indirmeye çalışıyorum. Durum oldukça kritik. Hayır çatışma falan çıkmadı. Evin erkekleri Battlefield Bad Company oynuyor. Sabah, öğlen ve akşam yemeklerinden sonra, ikişer saat. Arada neyse ki futbol maçları ve maç yorumları araya giriyor da kollektif bir olayın parçası olabiliyoruz.
Aklımda “Across the Universe” şarkısı, bilgisayarımın yanında bir kase kuruyemiş varken, bugünün ilginç haberlerini okuyorum. Geç olsun da güç olmasın kuşağında bugün karşıma çıkan http://gizmodo.com/ Farkettim ki teknoloji sitelerinde geride kalmışım.
İnternetim benimdir, kimse engel olamaz
Az önce kapalıydı. Şimdi yeniden açıldı. Umuyoruz ki bu geçici süre için hatlarda yaşanmış arızanın suçudur. Yoksa durup dururken sansürlenmez siteler. Hele ki http://www.sansuresansur.org/yay-hareketi cinsine tekabül edenler.
Dilimin ucunda son on dakikadır Acrros the Universe şarkısı var. Duruma da uygun düştü. Beynimin alıcılarıyla oynamıyorum. Bir yandan facebook ve twitter’da siteyi promote edenleri inceliyorum, öbür yandan elimin altındaki kuruyemiş kasesine dadanıyorum.
Manifestosunu “11 Mayıs itibariyle, videolarımızı, manifestomuzla beraber bloglarımızda yayınlayarak, ortak bir mesaj vermeyi hedefliyoruz. Aynı gün, aynı mesajla ortaya atılarak kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlıyoruz.” şeklinde açıklayan grupların arkasında olduğumu internete borç biliyorum.
Düşündüklerim benimdir, kimse sansür koyamaz.
İnternetim benimdir, kimse engel olamaz.
Küçük Londra

Hayallerin peşinden kovalamak gerekiyor. Bunun için de önce istifa mektubu, ardından da sonu belli olmasa da, bir plan. PPT olan türden değil, hayatınızı değiştirecek olandan.
Pınar bunu yaptı. Birileri ona “deli nereye gidiyosun işi gücü bırakıp” dedi, diğerleri arkasından ittirdi. Pınar da kimsenin dediğine aldırmadan evi, tası, tarağı, kıyafeti, kitabı toplayıp Londra uçağına kuruldu. Ekonomi sınıfından tek yön bilet.
2008 Ekim ayından beri Londra sokaklarında gezmediği dükkan, bakmadığı galeri, denemediği cafe kalmadı. Bir planı vardı, harfi harfine uyguladı.
Arada sabırsızlığıma yenik düşerek “Hadi Pınar ne zaman bu iş oluyor?” mesajları da attım, Londralı olduğu için kendisini bol keseden de kıskandım.
Uzun lafı kestirirsek sekiz ay geçti ve site açıldı. http://www.londonhopping.com/
Londra’da yaşayanlar yazsın, gidecek olanlar da parmak tıklasın.
Hayat bazen güzeldir

Akşamüstü Nişantaş’ta ritüel zamanı.
Altıda Den Cafe’de şampanyalı mojito. Bir tane. Abartmadan. İyi müzik. Chill Out. Bahar ruhuna uygun olandan.
Altı otuz. Miss Sixty, Nine West, Beymen, Machka, henüz açılmamış Prada. Vitrinlerde hemen her gün aynı mallar var.
Yedi civarlarında House Cafe’de mojito. Normal olandan. Bahar geldiğine göre caddeye yakın olanda değil, bahçeye açılanda.
Yedi buçuk. Touch Down. Müzik, bira, beyaz yakalılar. Yanında kuruyemiş ve arkadaşlar. Arada bir gözün televizyona kayaraktan.
Sekize doğru bir iki telefon. Sarışın kızlar. Tanıdıklar. Basit, kimsenin kafasını yormayacak sohbetler.
Sekiz yirmi beş civarında elinde torbalar. Kısa bir mutfak turu. Masada konuşmalar. Kahkahalar.
On sıfır üç. Yeniden bilgisayar. Birkaç gereksiz site. Ekranda parlayan ışık. Hafif mahoş bir kafa.
On sıfır beş. Günün ruhuna uygun site http://www.designersagainstaids.com/ Dünyada bir şeylerin değişeceğine olan ütopik inancım yerinde
Patron ayağa bakar

Erkek arkadaşlar, arabalar, cep telefonları, randevular, dertler, mutluluklar, kıskançlıklar…Kızlar pek çok şeylerini paylaşır bilirsiniz.
” İlk buluşmanız, benim fularımı al. Rengi tenine çok yakıştı.”
” Ay ben de kolyemi vereyim elbisene çok iyi gider.”
” Kahretsin! Ayakkabı numaralarımız tutmuyor, yoksa süper kızmızı ruganlarım vardı. Daha iki kere giydim giymedim.”
Aksesuarlar hep bir şekilde halledilir de ayakkabı konusunda gerekli yardım sağlanamaz. Ya daha yeni aldığınız süetlerin tonu elbisenize uymaz, uyanın da topuk boyu yetmez. Bu yüzden her türlü randevu öncesinde ufak çapta bir kriz yaşanır.
Biz de bu sabah 10:04 itibariyle görevdeyiz. Akşam işgörüşmesine çağrılmış olan arkadaşım için, üç kız toplanarak en doğru ayakkabıyı bulmak zorundayız. Hedefimiz Nine West, süremiz onbeş dakika.
Umarım tek bir torbayla çıkarız.
http://www.ninewest.com/
Sakın kıpırdama! Klik!

Hakan’la facebook’tan mesajlaştık. Ben iş görüşmesine gitmeden on dakika önce. Dedik ki mahalleye geldiğimizde bir akşamüstü drink’i alalım. Tercihen piyasa yapılan yerlerden birinde.
İkide başlayan konuşmalar, dörde kadar devam etti. Keyfim yerinde. Çıkar çıkmaz Hakan’ı aradım:
” Nerdesin?”
” House Cafe bahçede. Hande de gelecek. Hadi”
Biraz sallana sallana, kenardan vitrinlere bakına, Teşvkiye meydanına vardım, Calzedonia penceresindeki bikinilere kapılmadan sağ sokağa döndüm. House Cafe’nin tabelası suratıma gülümsedi.
Etraf her zamanki gibi kalabalık, hatta masalarda bir iki tanıdık. Hande, şu anki adıyla The Other, henüz gelmemiş. Beklemedeyiz.
Bu sırada sabahtan beri nete girememekten titreyen parmaklarımı sakinleştirmek için bookmark’ımda ilk sıradaki siteye tıklıyorum.http://www.jpgmag.com Dünyayı fotoğraflarla algılayanlar için. Ah keşke Ayça da burda olsaydı da mutluluğumu paylaşsaydı.
Duvarıma tutkal bulaştı

Arkadaşlarımı seviyorum. İlgileneceğim siteleri bana ulaştırıyorlar. Nitelikli inceleme seansımdan sonra, ben de ilgilenenleri bilgilendiriyorum. Bu sabahtan beri sokaklarda olduğum için arada gelen bir iki maili bekletmiş bulundum. Şimdi de biram eşliğinde, bahar havasını tenime yayarken, okunmamış mailleri açıyorum. 1. Aytül sizi twitter’ına eklemiş. 2. Fahri sizi twitter’ına eklemiş. 3. Hamdi sizle arkadaş olmak istiyor. Sil. Sil. Sil.
Ozan sağolsun bugünün kazanan sitesini facebook wall’uma yapıştırmış. http://www.youmightlikethis.com/ Kız, site, amaç, fotoğraf muhteşem. Değerli vaktinizin bir iki dakikasını ayırırsanız sanatsal tatmin kotanız artacak.
Bu sırada Hande yandaki kediyi beslemekte, Hakan çeşitli kokteyller yapıp içmek istediği bilgisini geçiyor. %100 destekliyorum. Yarın akşam törenlerde başlayalım diyorum.







bir yorum yazın