Urban Confessions

Var mı artıran?

Posted in çanta, moda by anlamarama on Şubat 27, 2009
SNAPPPİNG

SNAPPPİNG

Yeter ki ağır olmasın. İşte Snap çantalarının mottosu. Bu yüzden kredi kartı, para, bir iki yüz renklendirici, anahtar ve tabii ki cep telefonlarınızın sığacağı kadar küçük çantalar üretmekteler. Amaçları birbirinden güzel renkleri bulunan bu tasarımları ucuza mal etmek, sizin koleksiyonunuza da en azın 7-8 tanesini aşılamak. Bu noktada kullananların söylediklerine bir göz atalım isterseniz:
“ Obsesyon gibi her sezon yeni bir rengi çıkıyor, dayanamıyorum.”
“ Harry Potter kitapları kadar çantam var.”
“ Doğum günümde ne istediğimi sordular, ‘kesinlikle Snap’dedim!
Ünlüler, okullular, gececiler, tatilciler onu kullandığına göre, sizin de en azından websitesine bir göz atma vaktiniz gelmiş deriz.

Tagged with: , ,

İleri derecede arkadaşız (2004)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

İlişki kadınların sözlüğünde pek çok anlama gelebiliyorken (iş ilişkisi, arkadaşlık ilişkisi, akraba ilişkisi…) erkekler neden ilişki dendiğinde en yakın acil çıkış kapısına yönelmek ya da garsona sipariş vermek için huzursuz harekelenmelere başlarlar? İş toplantılarında ya da maçlarda saatlerce aynı mevzu üzerine polemik yapabilen erkek ırkının, ilişkiler söz konusu olduğunda konuyu 180 derecelik açıyla karşı yöne çekme hızına hayran kalmamak elde değil. Erkekleri tavşan hızına ulaştırmayan yeni bir kelime aranmaktadır!

Sürtük kalem (2004)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

keşke karalamak yerini üstünü çizmiş olsaydım

On sayfada tur bindirme (2004)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

Algılamam zaman aldı gittiğini. Bir, iki, üç, on üç ne derseniz diyin, o kadar gün, an, zaman, ay . Her gün o odaya girdim isteksizce. Sevmediğim duvara ve artık kimsenin kullanmadığı yatağa baktım. Telefonla konuştum yayıncımla, bitmeyen kitabımı bitirmemi istedi. Kapıcı ekmekleri bırakmaya devam etti. Esnaf değişikliği sezinlemedi. Temizlikçiye senin gittiğini anlattım, çok üzülmedi sanırsam. Yatmadığımı bile bile her hafta o yatağın çarşaflarını değiştirdi. Seni kimse aramadı evden. Herkes bildi de, ben bilemedim sanırım gideceğini, gitmekte olduğunu, belki de her gün yavaş yavaş boşalttığını o odayı. Sigarayı terk etmek gibi azalarak gittin sen de . Sonunda kültablasında kalan son izmarit ben oldum. İçilmeden söndüm ama, tablanın içine kül oldum.

Her gün evde oturdum, giderek daha az girdim odaya. Hiçbir eşyanın altına bakmadım senden arta kalanları bulurum diye. Senin fincanlarını kullanmadım. Mayonez almadım. Trakya Türküleri CD’sini asla kabından çıkarmadım. Televizyonda televole izlemedim. Ekler yemedim. Hangi ekmeği nerden alacağımı hiç düşünmedim. O iğrenç yeşil gömleği bir daha asla görmedim.

Aynı evde konuşmadığım birinin varlığıyla yaşamaktansa yalnız kaldım. Huzur doldum. Mutsuz oldum. Başka bir adamla beraber olamadım. Evden dışarı haftada bir -mecburen- çıktım. Kitabı bitirdim bu arada. Hayatımın az sayfalı çok manalı kitabına son noktayı koydum. Yayınlanacak önümüzdeki ay, reklam kampanyaları başlamış. Onları bile görmedim daha. Gazete okumadım. Pilot kalem kullanmadım mektup yazarken, murekkebini arkaya geçirir diye. Sana içinde aşk olmayan özlem dolu mektuplar yazdım. Kırık sarı mektup kağıtları kullandım A4. Bütün bu süre içinde seni özledim. Her gün daha çok. Kendime hiç yalan söylemedim. Belki okursun diye umudettim.

Çaktırmadan bekledim gelmeni çünkü eğer beklediğimi bilirsen gelmezsin.Evdeki saatleri hep ileri kurdum seninkine uysun diye. Sallanan bir sandalye aldım tam pencerenin kenarına, o almaya çalıştığın deri koltuk yerine. Kahvemi koyuyorum kucağıma, durmadan bekliyorum.
Seni. O kadar çok alıştım ki bu bekleme oyununa, gelsen de harhalde gelmeni beklerim ben yine. Sen gel ama beraber bekleriz seni.

Sinir Atışı Yazıları (2004)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

Televizyonda gördüklerimizi en sevdiklerimize, ünlü aktörleri kendimize,kendimizi eskiden aynadan yansıyan görüntümüze benzetmekten, günün, anın, mekanın büyüsünü de kaybedip, bir de utanmadan buna ağlıyoruz sonunda. “Ben”i unutmadıkça seni sevebilirim! Onlar her zaman mutlu.

Kimi geceler bilgisayarın başına oturup, üstelik sarhoş bile değilken, hafifçe gülümseyerek yazılar yazıyoruz. Kelimelerin sırasını değiştirince yıllardır kullandığımız sözcükler daha bir farklı mı görünüyor ne?

Bugün dünden izler taşımadıkça katledilmeye mahkum. Yarın ertesi günün ilk sinyallerini vermeli. rüyalar yoluyla yaşamın içindeki bağları kurabiliyorken, sabahları yataktan kalkmamız zaman almalı. Ani gelişmeler, sürpriz ziyaretçiler, beklenmeyen haberler imha edilmeli! Yalnızlık borusu çaldı, korkular ilk hedefiniz mutluluk!

Yıllarda değişimlere inanmayan ben, eskiden gelenleri zamana yayılmış zannediyorum. beraber değişime inanıp, yalnız değişimleri yok saymak nasıl bir denklem olabilir ki?

Battı Balık Yan Gider Havayolları

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

“Battı Balık Yan Gider Havayolları”nın 005 seferli “Ben Sana Aşığım” uçuşuna hoş geldiniz. Pilotumuz “çok korkuyorum” ve yardımcı pilotumuz “sakın beni bırakma” uçuş süremizi tahmini olarak iki üç ay, uçuş yüksekliğimizi bulutların üzerinde olarak belirtmektedir.

Arkadaşlarınızın fikirleri, aile kaygıları, alkollü araba kullanmak, sevgilinizi aramayı unutmak aşkınız gidişatına zarar verdiğinden, ilişki süresince kendinizi bunlara kapalı tutmanızı rica ederiz. Şimdi lütfen kemerlerinizi bağlayın ve ikaz ışıkları sönmeden yerinizden kalkmayın

İlişkinizdeki bazı teknik problemlere dikkatinizi çekmek istiyoruz.
Tehlike çıkışlarını ve bir an önce aşktan kurtulma kılavuzlarını bir sonraki aşkınızda bulacaksınız. O zamana kadar elinizde olanı en iyi şekilde sömürmenizi tavsiye ederiz. birlikteliğinizde sekiz acil çıkış kapısı bulunmaktadır. Bunların ikisi evlilikte, dört tanesi hamilelikte diğer iki tanesi ise eşlerin birbirini aldatma durumlarında bulunur
Tehlike anında çıkış yönünüzü belirleyecek olan ışıklar ilişki boyunca başka kızlardan gelen cep mesajlarında ve şifresini kırdığınız e-mail adresinde yer almaktadır.
Aşkınızın ömrü ruh durumlarınıza göre ayarlanır, bir günde sürebilir on yıl da.
şiddetinde bir değişiklik olursa beyninizin içindeki hücreler otomatik olarak faaliyete geçecek ve ondan ayrılmanız için gerekli nedenler anında devreye girecektir. Böyle bir durumda derhal en yakın arkadaşınızı arayıp detaylı bilgileri vermek ve onun fikrini almak için bir buluşma ayarlayınız. İçinizdeki bütün nefreti ortaya çıkarınız. Boğulmamaya dikkat ederek önünüzdeki çikolatalı pastayı bitiriniz.
Sinirli yolcularımızın önce kendi problemlerini sonra ilişkideki sorunları gözden geçirmesi gerektiğini hatırlatırız.

Sayın yolcularımız bu ilişkiyi bitirmek için inişe geçmiş bulunmaktayız. Lütfen mutlu günlerinizi düşünüp kendinizi yıpratmayın.

Ne yazık ki aşkın sonuna gelmiş bulunuyoruz. İlişkinizden en az hasarla kurtulmuş olduğunuzu umar bir dahaki “yalnızlığım benim en büyük arkadaşım” uçuşunda sizi de aramızda görmeyi ümidederiz.

Kokmuş Balık Sendromu (2004)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

Tam da, beynimde kurduğum karışık mesajların aslında tek cevabının beni sevmemesi olduğuna inandığım anda, basit ve direk olduklarını iddia eden erkek ırkı mensubu sevgilim ben aslında seni kimseyi sevmediğim gibi sevdim’le başlayan ve sakın beni bırakmayla sonlanan uzun bir paragrafla karşımda durmakta. Bu ilişkiyi bitirmek için mantığımla hareket etmeye çabalarken, iki kelimelik yanlış cevapların sahibi sevgilim beni kaybetmekten korkuyor. Uzun zamandır tek tek kullandığı kelimeleri (üstelik de playstation oynamaz ve yemek yemezken) cümlelere dönüştürüyorsa bu adam bana gerçekten bir şey anlatmak istiyor. Onsuz bir hayata alışmak çok kolay safsatalarımı bir kenara bırakıp, ikinci bir kere bile düşünmeden heyecanla boynuna sarılıyorum. Bensiz olmak bu kadar değiştirebiliyorsa bu adamı, aşkın varlığına inanmamak için nasıl bir nedenim olabilir ki?
Mucizeler ve tesadüfler yaşamamın gerçek nedeni.

Kendini affettirmek için çıktığımız yemekten, beni aslında hiçbir şey söylememek için aradığı bir haftadan, bana sarılarak uyuduğu on iki gecenin ardından her şey yavaş yavaş bildik ilgisizliğine dönmeye başladığında acele işe karışan şeytanı görebiliyorum ancak.

Ne izlediğini bile hatırlamadan televizyon karşısında oturduğu, hangi ayda olduğumuzu unuttuğu, bira şişelerinin masanın üzerinde biriktiği, nefret ettiğim arkadaşlarının evin her köşesine doluştuğu günlere geri döndüğümüzdeyse fark ediyorum ki sakın beni bırakma diye bitmişti cümle. İçinde bu yeni başlangıcın farklı olacağına dair hiçbir iz yoktu.

Ben sensiz yapamam derken, kokunu duymadan ve yüzünü görmeden olamam diye yorumlamıştım ben. Oysa ortalığı toplayacak kadını özledim ben demekti anlamı.. Yine bütün bencilliğiyle yanımda kal derken, yalnız kalmaktan korkmuş bir adamın annesi ya da bakıcısı figürü olarak hayatında tutulmaktaydım.

Tutkularımız alışkanlıklara dönüşüp, aynı yatağın iki ucunda birbirimize değmeden uyur olduğumuzda gitmeliydim uzatmadan. Çalan telefonlarımın ardından kim arıyor diye sormamaya başladığında, televizyonun karşısında uyuyakaldığında, sinyallerini vermeye başlamıştı ayrılık.

Geç kaldım. Şişeleri atması gereken çöp tenekesini bulmak için bile bana ihtiyacın varken, onu terk etmeye çok geç kaldım.

İnecek var köprüde dur (2005)

Posted in ilişki by anlamarama on Şubat 27, 2009

Ekildim… hem de bunca yıldır her türlü reddedilme şeklini yaşadım derken… “Hayatımda bundan sonra görebileceğim hiçbir şey beni şaşırtamaz” mottosunu kendimize yol gösterici olarak kabul edersek, şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemediğimiz hallerde de bir dayanak noktamız olabiliyor: “Hele bunu da yaşadıktan sonra, hayatta hiçbir şey beni şaşırtamaz.” (bunu ne kadar sıklıkta tekrarladığınız önemli değil)

Eskiden erkeklerin sizinle vakit geçirmek istemediğini gösteren kalıplaşmış cümleler vardı “bakarız, herhalde olur, işim uzamazsa ararım, ama bu gece maç var, sabaha kadar çalışmam gerek…” şimdilerde en heyecanlı göründükleri durumlarda bile hiçbir neden göstermeden ortadan yok olabiliyorlar. Acaba biri erkeklere, kadınların ne yapacaklarını bilemedikleri anlarda yanlış çıkışlar yapmak yerine, tepkisiz kalmayı seçtikleri hakkında bir tiyo mu verdi?
Günü (Perşembe), saati(8) ve yerine (İstanbul Modern) kadar Çarşamba akşamüstü konuşulan programın ardından, Perşembe günü saat 9 civarlarında “çok özür dilerim unuttum” sözleriyle karşılaştığında bir kadın , adamın bu kısacık lafla söylemek istediklerinin altında yatan esas nedenin ne olduğunu düşünmelidir?
a- sana seni istemediğimi söylemenin en kolay yolu buydu
b- gerçekten unuttum bende Alzheimer başlangıcı var,
c- seni pek önemsemediğim için aklıma bile gelmedin
d- yalan söylemek istemedim ben bu kadar dangalak bir adamım işte
e- dengesizlik dalında dünya şampiyonası Türkiye adayıyım
f- sana sadistçe acı çektirmekten büyük bir zevk alıyorum. Sm gruplarına üyeyim
g- derin mana falan yok .

Binlerce senaryo yazabilirdim ya da onu hayatımdan çıkarabilirdim tek laf etmeden, oysa ben olgun bir insan olarak, sakince telefonu elime alıp “ne oldu, nerdesin?” dedim, hesap sormadan. O anda her kadının aklından geçen “anneannemi hastaneye kaldırdık, babamın başına tuğla düştü, ablamın silikonu patladı,” gibi bahanelerden birini duymayı beklerken, karşımdaki adam “unuttum” dedi. Bu tek kelimeyi edip susan, benle konuşurken cümlelerini birbirine bağlayan, yarım saat astığı tablolar ve yediği yemekler hakkında konuşan, iki gün ortadan kaybolduğumda nerede olduğumu sormak için gece on birde beni arayanla aynı adam.
Ben bütün gün saçımı yıkadığım için şekle girmemesine söylenip dururken aslında o adamın saçımın nasıl olduğunu görmeyeceğini hesaba katmamıştım. Öğleden sonra gönderdiğim mesajı dört saat sonra hala cevaplamamış olmasından biraz şüphelenmeye başlamışsam da çoktan giyinmiş olarak kendimi dışarı attığımdan, saat yedi olduğunda sinirden önümdeki hamburgeri bitirmiş, rujumu yemiş ve kırmadan önce bira şişemi garsona iade edip yenisini istemiştim.
Şimdi masada tek başıma otururken de hisettiğim gibi ona kızgınım. Bana yalan söylememiş olduğu için… Bir kadını hayatından çıkarmanın en kesin yolunu tek sözcükle özetledi, “benim ondan beklentilerim yok” dediğim adam. “Ben de seni unutacağım zaten” demenin ne kadar acınası bir davranış olduğunu genç yaşlarda öğrenmiş olarak, ağlamadan önce telefonu kapatmayı başardım. “Siz kimdiniz tanıyamadım” ve “telefon çekmiyor duyamıyorum” otobüs hattında, sondan bir durak önce “unuttum” da indim. “bu son olsun” tramvayı nerede acaba?

Gözlükler imparatoru kameranın peşinde

Posted in gözlük, moda, sinema by anlamarama on Şubat 27, 2009

p023_tc_travel_apr-jul08_st

Mimarlık, reklam filmleri, gözlük tasarımları ve moda krallığı yetmedi. Tom Ford başka bir kariyer niyetinde. Tom Ford şeytanla anlaşmış olmalı çünkü neye dokunsa altına dönüşüyor. Önce Hardwick’le çalıştığı haberi geldi, Sonuç iyi. Ardından Perry Ellis’le masaya oturdu. Sonuç daha da iyi. Biz daha Ford’un enerjisine yeni yeni kendimizi alıştırırken, bu sefer de Gucci ile yaptığı anlaşma dedikodu sütunlarında patladı. Sonuç, fevkaladenin üstüne yenmiş çikolatalı pasta. Bu yüzden nam-ı değer gözlük imparatorunun yeni bombasına kimse şaşırmadı.

Tom Ford yakın zamanda bir sinema filmi çekimlerine başladı, Christopher Isherwood’un 1965 yılında yazdığı romanı “A Single Man” ı sinemaya uyarladı. Hem yönetmenliğini yaptı, hem de senaryosuna el attı. Filmin kadrosunda Colin Firth, Julianne Moore ve Matthew Goode rol alıyor. Los Angeles’da yaşayan eşcinsel bir İngiliz profesörünün hayatını anlatan  film bir günde geçiyor. Ford, Film hakkında “biraz polisiye, biraz da tutku” açıklamasını yapıyor.

‘A Single Man’ 2009 yılı içerisinde vizyona girecek.  Öyle ya da böyle Tom Ford’un bu işin altından da kalkacağından şüphemiz yok da, kostümlerden her kim sorumluysa onun başı biraz belada.

Çöpten hikaye yazan adam

Posted in fotoğraf, moda by anlamarama on Şubat 27, 2009

6e

Philip Toledano markalarla çalışmak zorunda olmayan bir moda fotoğrafçısı.  Evdeki kap kacaktan, hatta bebek saçlarından koleksiyon üretecek bir dehayla tanışmak istemez miydiniz?

Birileri evinde gelecek yılın trendlerini yaratmaya karar vermişken, diğerleri de stüdyolarda, dağ evlerinde, metruk sokaklarda, telefon kulübelerinde, onları üçüncü kademede yalayıp yutmak isteyenlere beğendirmek için setler kurar. Moda, fotoğrafçılar olmadan kendini satamaz. Fotoğrafçılara da en sevdikleri modelleri sorarsanız ilk üçte ayakkabı, sütyen ve elbise cevaplarını bulursunuz.

Philip Toledano bunu biraz erken yaşlarda keşfetmiş olacak ki ‘bana iyi bir kampanya yap’ diye gelen modacıları tatmin etmeden geri yollamamış.  Monoform işleri iki boyutlu, uçuk kaçık, dahiane hatta zaman zaman biraz ürkütücü bile olsa, herkes tarafından konuşulan eserlere dönüştürmeyi başarmış. Tek sorun yeni yetme modacıların arada bir ‘ama senin fotoğrafların benim koleksiyonumun üzerine geçiyor’ isyanları.  Toledano bunlara da hayatın içinden insanlarla biografik çekimler yaparak iteklemiş, moda dünyasındaki hayran bakışlarını pekiştirmiş.

Toledano yüksek  bütçeli işlerde çalışmıyor, çoğunlukla modellerini arkadaşlarından ya da sokaklarda dolaşanlar arasından seçiyor. Eğer bir modacıyla çalışacaksa kreasyonu istediği kombinasyonlarla çekmek kontrata koyduğu ilk madde, çünkü renklerin uyumundan arkadaki duvarın üstünde nasıl duracağına kadar en ince ayarları, fotoğrafı çekmeden tamamlıyor. Onun fotoğraflarının ve fotoğrafın içine yerleştirdiği detayların hep bir hikayesi var.

Moda çekimleri yapmadığı zamanlardaysa telefonda seks yapan kadınların portrelerini, haciz gelmiş işyerlerini, alsheimer’dan ölmekte olan babasının hayatını resimliyor. Toledano fotoğraflarıyla hepimizin hayatında bir şeyleri değiştirmeyi başarıyor.