Urban Confessions

manifesto (2006)

Posted in ilişki by anlamarama on Mart 30, 2009

modernity doesn’t talk
Artık söylenmeyen kelimelerin kendimizi anlatma yolu olduğu bir dünyada, diğerine ulaşmak için nasıl bir yol seçmeli? En çok söylemek istediklerimizi en son söyleyip, hiç kimselere sırlarımızı anlatırken, en yakınımızdakilerden tecrit olma sebebimiz ne olabilir?
Konuşmamak günlük işlerimizden biri.

stop thinking, get a life!
yemeği yaparken tuz ayarını yapmayı, duştan ellerimiz pörsümeden çıkmayı, doyunca masadan kalkmayı beceriyoruz da, aşık olmayı, üzüntülerimizi söylemeyi, korkularımızla barışmayı neden öğrenemiyoruz?


Frustration: your biggest friend

kendimize acı çektirmemenin çözümünü bulamamızla acıyı sevmemiz arasında bir bağlantı olabilir mi? Kendi zaaflarımızı görmekten kaçtıkça başkalarınınkini de reddederek bizi mutlu edenleri hayatımızdan özenle uzaklaştırmıyor muyuz?
bu sado-mazo eğilimlerin başlangıcı,
aşkın sonu,
dünyanın tam ortası!

Perfection is an utopia
En doğruyu yapmayı düşünerek harcadığımız zamanı yaşamaya kullanabilsek keşkelerin sayısını azalmış olur muyuz? “Keşke bunu söylememiş olsam” geçmiş zaman kipinde nostaljik bir cümle.

Live faster, neglect others!
Ters orantılı ilişkiler yaşamaktan, basit sözcüklere bile anlam karmaşası yaşatıyoruz sonunda. Dağınık kelimeler kendi başlarına hizaya girip yanlış cümleler yarattığında kaderci oluyoruz da, bıraksak aslında o hayat ne kadar kısa.

Keep gossiping
ne kadar önemli oluyor onun, benim, senin söyledikleri. Birini tanımadan önce ilgilenmeyeceğim diyerek dış etkenlerden arınma çalışmalarım, sonraları herkesten onu dinlemeye dönüşüyor. paylaşamadığımda, başkalarından topladıklarımı birleştirip beynimdeki imgeye katkı payını güçlendiriyorum.

Suicide is death try reality!
Tıpkı intihar etmeye karar veren insanın bunu herkes duyurmasındaki çaresizlik gibi, dikkat et son bir şans veriyorum derken, daha binlerce son şanstan birini kullanma hakkını vermiyor muyum başkasına? bize son bir şans veriliyor… benim öznesi gibi göründüğüm, edilgen cümle.

No emotions! No trouble!
Herkesin içinde kimse yok-muş gibi yaşıyorum. Birine ihtiyacım yoksa, sevmek de nesnel bir gerçeklik mi oluyor ?

Hate me, i’ll love you more
Kalabalıklarda çekilen kısa metraj sevgiler, beni bana rağmen sevenler de olsa…


Save money for rehabilitation

Gelmeyenleri beklemek, gidenleri istemek, bitenleri özlemek arasında dolaşıp duruyorum.

Embrace shame
Sadece çıplakken yalan söyleyemiyorum. Detaylar önem kazanıyor karanlığın altında. Giyinmek utanmayı da beraber getiriyor hayatımızda.


Lower your expectations

şarap gibi, değerlenir diye sandıklarımız, bira olup köpürüyor sonunda.


Lies rule!

İsmim, yaşım, en sevdiğim renk üstüne yalan söylerken neden korkuyorsun diye soranlara cevaben…

So little time, so much nervosa
Ve nerede oturduğunu bilmediğim zamanı arama çalışmasında geçen zamanda kaybolup ne kadar zaman sonra bu denklemi çözemediğimde…

Escape intimacy!
kendimden kaçışımın sonunda…
Fazla yakın durursam, bil ki gittiğimden.

Tagged with:

tanıma (2003)

Posted in ilişki by anlamarama on Mart 30, 2009

Seni tanıma maratonunda başkalarının senin hakkında bildiklerini dinlememe engelli yarışını tamamlamam gerekiyordu. beceremedim. önce ilgilenmeyeceğim diyerek dış etkenlerden arınma çalışmalarım, şimdilerde herkesten seni dinlemeye yönelmiş durumda. Seni senle paylaşamamaktan onlardan topladıklarımı birleştirip beynimdeki imgeye katkı payını güçlendirmeye çabalıyorum. Yıllarca öncesinden şu ana kadar gelen “o kimdir?” soruma bir cevap bulmama yardımcı olmuyor binlerce fikir.

Temelde hiç kimsenin gerçekliğine dair bir şey bilmediğin bu mekanda (ki aslında genel anlamda dünya denen yerden bahsediyorum) ne kadar kolay birini tanıma yanılgısına düşmek.beğenileri tutkuyla, seksi şefkatle karıştırırken, görüşmüşlüklere tanımak demişiz burnumuz mu uzamış? İlgisizlik aşka, korkular sevişmeye dönüşüyorsa eğer ne zaman sokaktan geçen adam tanıdığımız olur?ne zaman tanınır insan? gece yatmadan önce, uyurken, içki sofrasında, tavla masasında, televizyon karşısında, araba kullanırken, tatilde, yemekte, susarken, gülerken,konuşurken, ağlarken… bütün bunların toplamını alıp ikiyle çarpıp beşe bölersek bir insanın özüne ulaşmış olabilir miyiz? Yıllar, günler, uçak yolculukları, tatiller, kokteyller, dans pistleri ve hep çıplaklık tabii yanılmamızın en büyük nedenleri. Ne kadar az tanırsak o kadar kolay çekip gitmek. Ben seni tanıyamadığım için sevemedim. Onu tanımadan da sevdim. Biz tanışarak sevişip, tanınmadan ayrıldık.

Önemli olanın kim olduğun değil kendini nasıl ortaya koyduğun olduğu bir dünyada yaşarken, sarhoşken bana anlattıkların sana karşı tavrımı belirlememe engel oluyor. Vücudumdaki yara izlerini, karnımdaki beni, hassas bölgelerimi, sevişirken makyajsız, darmadağın beni görmene izin vermişken , giyinik karşında durmak bu kadar zor olmamalı.? Seni en savunmasız halinle dinlediğim gecenin sabahında, kıyafetlerinle beraber korkularını da giyinmiş bulduğumda, başka birini tanır gibi bakıyorum karşımdaki adama. Giyinmek utanmayı da beraber mi getiriyor hayatımızda? Çıplakken en mahrem sırlarını da anlatan adam, elbiseleriyle beraber sokakta yanımdan geçen paltolu kişiye dönüştüğünde, ben sarıldığı kadın mı olmalıyım, kahvede yan masada oturan mı? Bizim ters orantılı ilişkimizi kesişen eğriler haline dönüştürmek için kaç işlemden geçirmemiz gerekiyor?

Tagged with:

Kokan çamaşır kalmasın

Posted in moda by anlamarama on Mart 25, 2009

joli
Eski ayakkabılar çöpü boyluyor… kokan peynirler, dolapta uzun süre kalan yumurtalar, makinede pembeye boyanan atletler… Peki biz herşeyi atmaya meraklıysak, yıllanmış tasarımcıları neden askılarımızdan uzaklaştıramıyoruz?

Biraz korkağız. Yakıştığını bildiğimiz eteğin yeni sezonundan, son beş yıldır bayılarak aldığımız aykkabının da bir açık renginden edinip, sezonluk alışverişi kapatmaya meyilliyiz. Azıcık kalan vaktimizi elbise denemeye harcamak, bir de sonradan giyeceğimizden emin olmadığımız eteklere yüzlerce lira vermek istemiyoruz.

İşte bu yüzden, davetlerde pişti olan kadınların sayısı giderek artıyor. Suratlara yerleşen utanç tabloları ayakkabı seçimleri ya da saç şekilleriyle bile değişmiyor. Vakti olanlar yurdışında, olmayanlar internetin başında yeni tasarımcıların peşine düşüyor. Cüzdanlar, banka hesapları, evler küçülüyor. Fiyatlar Louis Vuitton – Chanel aralığını vurmadan, şık olmak istiyorsanız size bir önerimiz olacak.

Jolibe Amerika’da 2008’de patladı. Dominik Cumhuriyeti doğumlu baş tasarımcı Joel Diaz, on dört yaşında moda sektörüne girdi, liseyi bitirdiği yıl New York Parsons Tasarım Okulu’na burslu kabul edildi. Parsons’un ardından Helmut Lang’de kumaş ve dikim teknikleri uzmanı olarak işe başladı, sonrasında Paco Rabanne tasarımcısı Patrick Robinson’a danışmanlık yaptı. Sektörde uzmanlaşması ve yeteneği onu fotoğraf sanatçısı, sanat yönetmeni Christina LaPens’le oluşturduğu Jolibe markasına kadar götürdü. Marka 2007 Paris tasarım haftasından büyük övgülerle döndü. Kadınsı, ama uzay üstü, rahat ama iddialı. Jolibe için kalemlerden dökülen yorumlar.

Jolibe’nin dikişleri, kumaşların birbirine uyumu ve asla yanyana görmeyi akıl edemeyeceğiniz renklerin birlikteliği muhteşem. Tül parçasını, ya da keteni alıp New York’un kozmapolit havasına giydiren yenilikçi tarzıysa akıllara zarar. Şimdiden bahar-yaz koleksiyonundan hoşunuza giden modelleri işaretlemeye başlayın.

http://www.jolibe.blogspot.com/

Evli ve “Mafya”lı

Posted in moda, tasarım by anlamarama on Mart 25, 2009

mob11
Mart ayı “Married to Mob… 120 dolar”
Nisan ayı “Married to Mob… 250 dolar”
Mayıs ayı “Married to Mob …295 dolar”
Sonsuza kadar “Married to Mob”… bankada büyük problemlere yol açar!

Married to Mob’un ismi, kötü kızların ve onlara aşık olan adamların kredi kartı sliplerinde uzun zamandır geçiyor. Nasılsa önümüzdeki ay maaşlar yatacak, bu ay dilediğimiz gibi harcayabiliriz.

Bu yıl çekimleri Lynnette Astaire tarafından yapılan ilkbahar koleksiyonunun modelliğini de Kid Sister’ın yapmış olması MOB’un fiyakasını fena artırmamış. Eğer Merter civarındaki butiklere, ya da pazara düşmediyse henüz Türkiye’de bulunmuyor. Siz yine de mobliving.com adresinden listeleri hazırlamaya başlayın.

http://www.marriedtothemobnyc.com/

-75

Posted in fotoğraf by anlamarama on Mart 25, 2009

save
Bugünlerde bayıla bayıla baktığım bir proje.
New York sokaklarında dolaşan Simon Hoesberg insanlara kendi yüzleri hakkında ne düşündüklerini sormuş… Metinler, fotoğraflar, hikayeler inanılmaz.
http://www.simonhoegsberg.com/faces_of_new_york/index.htm

Tagged with: ,

Gepetto Usta

Posted in fotoğraf, grafik, tasarım by anlamarama on Mart 25, 2009

emre4Blog’uma koymak için doğru düzgün bir fotoğrafçı arıyordum. Hani şu sürekli kızların üstüne elbise getirip iki bacak hareketiyle izleyicinin ilgisini çeken türden değil de, hakkaten tarzı, renkleri, hissiyle beni saatlerce web sitesinde dolaştıracak cinsten. Biri “Emre Güven’e bak bir” dedi. “O da kim?” dedim. “Emre Güven işte. Yaz emreguven.com, bak” dedi. Kasıla kasıla iPhone’umu çıkarıp adamı google’ladım. Yüzümdeki utanç ifadesini saklamak için ışıktan ters tarafa oturuyor olmamın hiçbir yararı olmadı. Emre Güven ne adammış meğer!

Bilkent Üniversitesi grafik tasarım bölümünden mezun olup da, Kanada’da video eğitimi almış, sonra da utanmadan gelip İstanbul’da fotoğrafçılığa başlamış olmasını tesadüf değil, karşı konulmaz zeka olarak tanımladığımdan haset ve kıskançlık duygularını bir kenara atıp sitesini incelemeye başladım.

emre2
O ne renk skalası, o ne duruş, onlar ne photoshop efektleri. Herhangi bir kadını alıp şeytanla melek arasında gezinip duran bir Jenne d’Arc’a dönüştürebilen yeteneği, babannemi Stephan King romanlarındaki katillere benzetebilecek kadar inanılmaz. Kadınları tanrıça, adamları ilah, hatta odadaki eşyaları bile nefes alan canlılara çevirebiliyor Emre Güven. Daha az önce siteye göz ucuyla bakan arkadaşım, hızla yerine doğru koşarak renkli printer konutuna bastığından beri makineden çıkan on yedi kağıt saydım. Adamın fotoğrafları evin her köşesine dağılmış kırık dökük çerçeveleri Pinokyo’ya dönüştürecek.

Çalıştığı dergiler arasında Harper’s Bazaar, Beymen Magazine, Arena, All, Madame Figaro, Elle, İstinye Park Magazine, Marie Claire, gibi isimler var. Ayrıca Fizz ve Boyner mağazaları için de sıradışı çekimler yapıyor. Emre Güven’in işleri pasaport engelini aşıp dünyayı fethedicek kadar iddialı. Yakında onu Vogue sayfalarında ya da Prada çekimlerinde görüyor olacağız. Bahisler açıldı.

Tagged with: , ,

Bir çekimin 3X’si

Posted in fotoğraf, moda by anlamarama on Mart 25, 2009

gossip
Gossip Girl’ün kızlarını New York trendlerinin takipçisi olarak okul avlusunda, yatak odalarında, limuzin arkalarında, hip partilerde gördük. Utanmadık, iç çamaşırlarının markalarına kadar öğrenmek için elimize gelen bütün dergileri karıştırdık. Neyse ki her ay farklı bir konsept dahilinde boy göstermekten çekinmediler. Baktık, beğendik, kıskandık, o giysilerin bizim dolabımıza zimmetlenmesi için setteki on sekizinci asistan olmaya bile razı olduk.

Dan ve Serena’nın gerçek hayatta beraber olduklarını, tanışmalarının aktörlük yaptıkları okul yıllarına kadar gittiğini; Chuck Bass’in K-Swiss isimli bir İngiliz firmasına modellik yaptığını; Blair kodadıyla tanınan Leighton Meester’ın Ralph Lauren kampanya çekiminde Bruce Webber ile o zamanlar fotoğrafçı olan Sophia Coppola’ya poz verdiğini; dizide liseli bir genci canlandıran Chace Crawford’un aslında 25 yaşına basmak üzere olduğunu öğrendik.

Onlar hakkında bilmediğimiz bir iki ufak detay kalmıştı ki onu da ünlü fotoğrafçı Terry Richardson Rolling Stones için ortaya çıkardı. Hafif meşrep, biraz hınzır. Tam Terry’nin stiline uygun.

Terry biraz düzensizdir. Işık, mekan, arka plandaki duvar onun için bir önem taşımaz. Sadece az sonra karşısında deklanşöre bakacağı kişilerin hissini algılamak ister. Ortamdaki masayı çekerek anın büyüsünü kaçırmaz. İyi kadraj yapar, muhteşem portre çeker. Aklınızla koyduğunuz bütün sınırları kaldırmak en büyük meziyetidir. Erotik olmayan çıplak kareler, kalabalığın arasına sıkışmış yalnızlıklar hep onun makinesinde saklanır. Ünlülerin, mankenlerin, müzisyenlerin en konuşulan dedikodularını ya da hiç bilinmeyen sırlarını hikayesinin başkahramanı yapmadan duramaz. Herkesi, her şeye ikna etmeyi becerir.

Daniel Day Lewis, Leonardo DiCaprio, Vincent Gallo, Tom Ford, Jay Z, Kanye West, Johnny Knoxville, Karl Lagerfeld, Pharell Williams, Lindsay Lohan, Amy Whinehouse, Justin Timbarlake, Jake Gyllenhall ve son olarak Obama… Bunlar az olan yerimizi dolduran isimlerden birkaçı. Ama bu muhteşem karelere ulaşmak için http://www.terryrichardson.com/ var.

Gucci, Levi’s, Miu Miu, Eres, Tommy Hilfiger, Club Monaco, Supreme, Hugo Boss, Anna Molinari, Stussy, Baby Phat, Jigsaw, Chloe, Sisley kampanyaları, Fransız Vogue, İngiliz Vogue, i-D, GQ, Harper’s Bazaar, Purple çekimleri gibi işlere de imza atan Terry müzik videoları da yaptı. Son zamanlarda ilk uzun metraj filmi için kamera arkasında dolanıp duran aklından neler çıkacağıysa hayranları arasında merak konusu.

Terry cephesinde durum bu. Gossip Girl ekibi bu muhteşem fotoğrafçıyla çalışırken yaşadıklarını da Rolling Stones’a bol bol anlatmış. Fotoğrafçı eşsiz, kızlar güzel, oğlanlar cazibeli. Bir çekimin üç bilinmezi çoktan çözüldü.

Tagged with:

Adsız Custo’cular

Posted in moda, tasarım by anlamarama on Mart 25, 2009

cus
Custo ve David Dalmau motosikletle gittikleri Amerika seyahatinden döndüklerinde yıl 1981’di. California’nın yeşil tepeleri onları fazlasıyla etkilemiş olsa gerek, İspanya’ya adım attıkları anda Custo Barcelona markasının tasarımlarına başladılar. Önceleri sadece grafik şekilsizliklerin üzerinde, vermek istedikleri mesajların yer aldığı t-shirt serileri yapan iki tasarımcı, çok kısa sürede pantalonlara, elbiselere, eteklere, ceketlere terfi etti. Cesur, biraz psikosomatik ama her zaman canlı olarak tanımladıkları markaları kadın erkek farketmeden dünyanın her yanına dağılan fenomenik bir etki gösterdi.

Charlize Theron, Julia Roberts, Drew Barrymore, Taye Diggs, Christina Aguilera, Antonio Banderas, Shakira gibi ünlüler onların kıyafetlerini giyerek podyumlarda fink atarken, Custo Barcelona yakın zamanlarda gözlük, çanta, jean, ayakkabı, parfüm üretimine de girişti. Sonuç tabii ki patlama! Kimse tepeden tırnağa tek bir markanın ürünü olmakta şikayetçi değil çünkü Custo’nun yaptıkları her sezon başlangıcında sıfırdan kendini tanımlıyor.

Barcelona Olles 7 Meydanı’nda ana mağazası bulunan Custo Barcelona’nın mallarına İstinye Park Naked’da göz atmak isterseniz bahar sezonunu beklemenizi rica ederiz. Ne yazık ki indirimlerden sonra askılarda üç beş parça eşya kalmış durumda.

http://www.custo-barcelona.com/

Tagged with: ,

Kutu kutu pense dolabıma girse

Posted in moda by anlamarama on Mart 23, 2009

nas21
Angelina Jolie’nin de davetli olduğu bir parti için 70’lerin Chanel elbiseleri, yaş ortalaması on altı olan rock konserine sağlam ayakkabılar, evlilik yıldönümünüzde sade bir yemek. Ruhunuzda bütün kadınları barındırıyorsanız gardrobunuzda çok yere ihtiyacınız olmalı. Ayaklarınıza kara sular inmeden, ortamın en şık kadını olmayı başarmanın kısa yolu San Fransisco Nasty Gal’da bir gün geçirmek. Vintage elbiselerle fütüristik ayakkabıları kombine edip, size bir de stil danışmalığı yapan dükkanda aksesuardan, çantaya, ceketten, pantalona kadar her döneme uygun kıyafetler bulmanız mümkün.

Dükkanın özelliği mutlaka hikayesi olan kıyafetler satmaları. İçeri girdiğinizde sağdaki askıda salınan sarı gömlek ilginizi çekerse, mağazanın sahibi Sophia Amoruso size sahnede kimin tarafından giyildiğini anlatmaktan zevk alacaktır. Eğer bir kaç saat geçirecek vaktiniz varsa Sophia’nın ikramlarının tadına varabilir, San Fransisco elektro müzik sahnesinde patlayan grupları dinleyebilir, hatta akşam programında yapacaklarınızın listesini bile alabilirsiniz.

Fiyatları özellikle sona saklamamızın nedeni elbette çok ucuz olması değil. Burada ne yazık ki 30 dolardan daha ucuz bir parça karşınıza çıkmayacak, yukarı limit konusundaysa sessiz kalmayı tercih ediyoruz.

www.shopnastygal.com/

Tagged with: ,

Tatlılı ekşili Kenzo

Posted in moda by anlamarama on Mart 23, 2009

kenzoo1
Parfümleri biraz baharatlı bulunur, elbiseleriyse oldukça iddialı. Kenzo’yu öyle akşam sinemaya giderken üzerinize geçiremezsiniz. Fütürsuzca kullanmanıza izin vermezler. Kenzo’dan dükkana gidip uzun denemelerden sonra bir kıyafet alınır, bu tercihen düğünlerden önce ya da mezuniyet zamanlarında yapılır. Bütçeniz baştan aşağı gözden geçirilir, son bir arkadaş tavsiyesi alınır. Birinci elbise basen bölgesinde pot yapmış, ikincisi bacaklarınızı kısa göstermiş olmasın. Sonra da Kenzo yağmurlu havalardan sakınmak şartıyla poşetteki yerini alır. Bazılarının senede bir karşısına çıkan bu şans, diğerleri için rüyalarla sınırlı kalır. Bu yüzden ilk tavsiyemiz bu sezon askılarda bekleyen elbiseleri önce mankenler üzerinde incelemeniz, eğer aklınıza yatarsa kendinizi dükkana sürüklemeniz. Şifon kumaşlara, toprak tonlarını yakıştıran koleksiyonda kısa elbiseler, arkadan kuyruklar bir de tabii ki yazın bile botlar var. Hani şu tek bir kelimeyle anlatmamız gereken mecburi durumlardan birinde kalmışsak, size tek diyeceğimiz var: Hemen!

Tagged with: ,