Urban Confessions

Amoz Oz: Yarın barış gelse

Posted in edebiyat, kitap, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-31
Sabah “bugün mutlu olmalıyım” diye güne başlarken, öğlen yorgunluk sempatizanı oluyorum. Daha ruhumun iki yarısı birbirini anlayamadı, birileri dünyada barış arıyor.

Haberlerde İsrail’te ölen asker sayısını açıkladılar: 112; Ocak ayında Filistin’de patlayanı bombalar: 25; Amerika’nın Irak’a yolladığı askeri uçak sayısı: 7. Ölüme harcadığımız para yaşama çabalarından daha fazla. Dünyanın nüfusu çok kalabalık geliyor olmalı. Aşık olmaya çalıştığım her gün kalbim bombalarla parçalanıyor. Bütün bu sisin içinde hala gülümsemeye çalışıyorum.

Ben bir entellektüelim. Sorular sorarak ve ideal çözümlere ulaşmaya çalışarak para kazanırım. Aslında amaç ütopik bir düzeni dünyaye entegre edebilmek. Ve artık bunu yapan pek fazla kişi klamadığı için bana para veriyorlar. Yolunda gitmeyenlerle mücadele edelim, fanatikleri iyileştirmek, korkakları iğnelemek, yobazların beyinlerinde ufak delikler açarak iltihaplı bölgeyi akıtmak gibi işler. Tıpkı bir doktor gibi. Yalnızca bilgisayarımın ve beynimde ordan oraya dolaşarak beni huzursuz eden kelimelerin yardımına ihtiyacım olur.

Savaşın içine doğdum. Lastik sesini silahtan, kanı ketçaptan, ölüm kokusunu pislikten ayırdetmeyi bilirim. Annem ve babam Yahudiydi. Bize ait topraklarda yaşadığımıza inandılar. Beni görmeye, sorgulamaya ve reddetmeye programlayarak büyüttüler. Irkımız, gözümüzü ilk açtığımız andan itiabaren mücadele etmek zorundaydı. Aslında doktor olmak isteyen Nazi subayının dehşeti gibi. Kudüs’te bize vadedilmiş topraklarda kendi geleceğimizi kurmaya çalışıyorduk. Babam ilk kelimenin “hak” olduğunu anlatır durmadan.

Bizim evde masal okumazdı. Dişlerimi fırçaladıktan sonra babam üzerinde çalıştığı kitabı alıp yanıma gelir, sallanan sandalyesindeki yerini alırdı. Tarih kitapları, daha mutlu olduğu günlerdeyse hikayeler. Masalların geçmiş yüzyılda yazılmış olduğunu söylerdi. Şimdi geleceğe inanmak için tüm duyularımızdan kurtulmamız gerekliydi. Masallar yalnızca aklımı karıştırırdı.

O bir kütüphaneciydi. Raflarda gidemediği ülkelerin yollarını ve tanışmadığı yazarların hayatlarını bulurdu. Çocukluğumda pek çok kez onunla kütüphaneye gittiğimi anımsıyorum. Beni edebiyat bölümüne götürüp en sevdiği yazarların numaralarını cebimdeki deftere yazardı. En eski olandan yeniye doğru. Tarihi öğrenmeden şimdiye anlam veremeyeceğimi söylerdi hep. Ben de koltuklarda birine oturup yeme saatine, ardından babamın beni gelip alacağı akşam karanlığına kadar okurdum. Bilmediğim kelimeleri not alırsam babam yokda bana açıklardı.

Bir gün Hesse okurken Tanrı diye birinden bahsedildiğini farkettim. Bu tanımadığım adam, etrafımda gördüğüm herşeyin yaratıcısı olacak kadar kudretli, benim uykumda bile yaptıklarımı izleyecek kadar dikkatli, yalan söylediğimi anlayacak kadar bilgiliydi. Kimse onu görmeden yaşadığımız her şey hükmedebiliyordu. Akşam yemeğinde babama sordum. Bunun yaşamaktan korkanların saçmalığı olduğunu anlattı bana. Kendisi bile benim aklımdan her geçeni bilemezken nasıl olur da bir hayalet bu kadar becerikli olabilirdi? Söyledikleri mantıklı geldi. Bir daha konuyu açmadım.

Okula başlayacağım yıl Tachkemini’ye yollandım. Bu bir din okuludur ve tanrı, musevilik, 12 Emir lafları geçmeyen bri ders bulmak çok zordur. Bana biraz garip geldi. Elbette her kafam karıştığında olduğu gibi babama danıştım. Babam bu sefer seçimlerden bahsetti. kimi zaman hayatta kötünün iyisini seçmek gerekirdi. Ideal bir dünyada herkesin istediğini yapabileceği bir düzen vardı. Bizimkinde olanla idare etmek zorundaydık. Bu durum beni biraz mutsuz etti. Ailem sosyalist olmadığı için yobaz Yahudilerle aynı sınıfı paylaşmak zorunda bırakılmıştım. Çocukken seçimlerinizi ailenizin yapması büyük haksızlık.

Sonra on iki yaşımdayken annem öldü. Keşke kanserden ya da beyin kanamasından gittiğini söyleyebilsem. O Shakespeare tarzı bir ölümü seçti. Sahne kapanırken kanların göründüğü, ve kışıçlardan birinin insanın bedenini savunmasız bıraktığı. Oysa Chehov vari bir sonu tercih edebilirdi. Bütün acılarına, ve inanmadığı bir geleceğe rağmen direnebilir, benim için ya da babam için burada kalmayı isteyebilirdi. Sanırım bakış açılarımız farklıydı. O çok güçsüz olduğuna karar verdi ve aramızdan ayrıldı. Ölmeden önce bana bir not bırakmış olmasını isterdim.

Protestolarım bundan sonra başladı. Bazı günler sadece radyonun sesi yüksek olduğu için, diğerlerinde büyük annem yumurtamı istediğim gibi hazırlayamadığı için, kimisindeyse sadece anahtar deliğini bulamadığı için öfke nöbetleri geçirdim. Her şeye kızgındım. Babam kendi halinde yaşantısına devam ediyor mümkün olduğunca az konuşmaya çalışıyordu. Daha sonraki yıllarda anneme, hayatımıza ve bana olanlar yüzünden kendini suçladığını anladım. İki erkek, evdeki yaşlı bir kadının varlığına rağmen korunmasız kalmıştık. On beş yaşımda Kibbutz’a taşındım oldum. Anneme, babama ve beni tanımlamaya çalışan bütün akrabalarıma cevaben.

Tel Aviv yeterince radikal değildi. Bütün bu baskılar, zorlamalar, faşist düzene ayak uydurmaya çalışan Yahudiler. Reddettim. Kibbutz topraklarına mutluluğu buldum. Eşsiz yeşilin arasına kurulmuş hamaklarımızda, kendimizi değil, dünyayı nasıl kurtaracağımızı düşlerdik. Bencillik yüzünden bu hale gelen yaşam üç beş akıllı yazarın sözcükleriyle düzeleceğe benzemiyordu.

Başka dünyaları hayal ettim. Sadece ölmemek için savaşan askerleri, çocuğunun hayatını kurtarmak için fahişelik yapan anneleri, tecavüze uğradığı halde sessiz kalan çocukları… ardından faşistleri, kendi topraklarında hayatlarını kurmak isteyen halkları, dağlarda odunla ısınmak zorunda olan eşkiyaları… hepsi birbirinden üzücü senaryolar ve hiçkimseye zorunlu bırakıldığı hayata bağlandıkları için kızamadım.

Herşey zorlaştı. Başka hayatları anlamak garip bir kızgınlık hissi verdi. Kime olduğunu bilemediğim öfkem içimde birikti her gün. Gece yatmadan “Peki ben çocuğunun daha iyi bir okula gitmesi için dolandırıcak yapan adama nasıl kızmalıyım?” derken buldum kendimi. Sabah uyandığımda “Ya bu adam benim banka kasamı boşaltsa ne yapardım?” diye düşündüm. Soyadımı direnç anlamına geren “Oz” kelimesine çevirdim. Bir dövme gibi tenime yapıştı.

1950’lerde bütün İsrailli’ler gibi orduya alındım. Tank kullanıyordum. Oyuncak. Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gitti. İnsanlar benim yüzümden ölse bile önemi yoktu. Nasılsa oyunun sonunda hepsi hayatta kalacaktı. Twity yüzünden başına gelmedik olay kalmayan Silvester gibi. Sonra savaş bir gün bitti, hepimiz evlerimize yollandık. Hayata devam etmemizi beklediler. Pek çoğumuz başaramadık.

Savaştan sonra Üniversitede edebiyat dersleri almaya başladım. Durmadan yazıyordum. Aklıma gelen herşeyi. Bazen barışa olan özlemimi diğer zamanlarda aşkları. İçimde beni kurcalayan ne varsa. Yirmi iki yaşımda ilk kitabım yayınlandı. Bundan sonra her yıl bir kitap yayınlamaya çalıştım. Fikirler asla tükenmedi.

Davar’da yazmaya başladığımda daha çok gençtim. Yeni fikirlere ihtiyaçları vardı. Barışa yönlendiren, egolardan arınmış, Yahudi olmanın mecburi aşağılanma olduğunu düşünmeyen. Ben sadece şunu söyledim: “barışa giden yolda silahlar olamaz. Filistin-İsrail savaşı, ırk ve din yüzünden değil, kimse fedakarlık yapmaya yanaşmadığı için sürüp gidiyor. Gururları yüzünden birbirini aldatan sevgililer gibi. “ Cesur kelimelerimle onları tavladım. Herkesin yeni sözlüklere ihtiyacı vardı.

1986’da oğlumun astım krizleri yüzünden Kibbutz topraklarından ayrılmak zorunda kaldığımda aslında aidiyetin alışkanlıktan geldiğini anladım. Neredeyse otuz yıl sonra evimi terkederken yalnızca karımı ve çocuklarımı yanımda götürdüm. Seçimler. Bir kez daha.

Pek çok romanım İsrail topraklarında bu halkın yaşadıklarını anlattı. Kurban gibi değil, aşığını arayan bir kadın gibi. Tutkuyla. Kimi zaman çaresizlik karıştı yazdıklarıma ama hemen pes etmedim. O kadar kolay olmaz militanlık. Hele barış içinde bir dünya isterken daha da güçlü durmak gerek. Yaşadığımız yüzyıl dünya tarihindeki en çalkantılı, en zorlu, en acımasız olanı. Onlarca savaşa rağmen hala ayakta durduğuna göre, bundan sonrası için bir şans var.

Bir ülke iki ırkın arasında kaldığında yapacak çok şey yoktur. Silahlar çıkar, birileri ölür ve kan davası yeni gençler yetişene kadar devam eder. Filistin- İsrail durumunda işin içine din ikilemi de karışınca ortaya çıkan tablo oldukça karamsar. Benim çözümlerim kimsenin işine yaramıyor gibi. Bilmiyorum belki fazla iyimser davranıyorum. İçimdeki şeytan hala insanların doğru kelimeleri kullanırlarsa anlaşabileceklerini fısıldıyor.

Bazen, bütün yazdıklarıma rağmen inançsızlığa düşüyorum. Ya bütün bunlar boşunaysa? Her gün başka bir kıtadan bomba, saldırı, terör haberleri doluyor televizyona. Bilgisayarı her açtığımda ekranda başka bir patlama manşeti görüyorum. İnsanlar akıllanmıyor. Sonra hemen gözlerimi kapıyorum. Biliyorum çünkü. Bir dakika ellerindeki silahları bırakıp mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyanusa bıraksalar… O zaman hepsinden vazgeçecekler. Toprağın kokusunu duyduklarında, kayalara çıplak ayaklarıyla dokunduklarında ya da kulakları serçeleri yakaladığında. İşte o gün hepsi silahları derin çukurlara atıp özgürlük şarkıları söyleyecekler. Filistinli bir genç anlamadığım bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. Ağlamaya başladığında yanında ben olacağım. Omzuma yaslansın diye. Belki sadece üç dört dakika susacağız. Sonra cebinden bir fotoğraf çıkaracak ve Ahmet diyecek.

Işte o zaman aynı dili konuşacağız

Reklamlar
Tagged with:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: