Urban Confessions

Zaman nerede oturuyor?

Posted in bar, yemek, Şehir by anlamarama on Mayıs 7, 2009

picture-36
Klasik cümle: yaşlandıkça hayat ne kadar hızlı tükeniyor. Birileri ölüyor, diğerleri evleniyor, çocuklar doğuyor, büyüyor, okula başlıyor. Sabah yeni yılın gelişi balonlar eşliğinde kutlanıyor, öğlen sokaklarda bahar kalabalığı salınıyor, akşama ağaçlar ilk yapraklarını döküyor. Bütün bu karmaşa içinde yemek, ağlamak, aşık olmak için bile vakit kalıyor. Çarçur ediyoruz, hayatımızdaki herşeyi.
İşte bu yüzden dört günlük Barcelona gezimizi unutulmaz kılmak için internetin tüm nimetlerinden yararlanmaya kararlıyım. Kalacağımız oteli Pulitzer olarak belirledikten sonra asıl problemli olan yeme içme kısmına geçmiş bulunuyorum. Çarşamba akşamı için Time Out Barcelona’nın bana sunduğu 152 öneri arasından, adet yerini bulsun bir tapas lokantası seçtim. http://www.carlesabellan.com/. Mekan hakkındaki yorumlar enfes, en az yemekleri kadar diye umudediyorum.

C/Diputació 269, Area Eixample
Transport Metro Passeig de Gràcia .
Tel:3 488 09 77

Reklamlar

Adamları boşverin, ben Berlin’e aşık oldum!

Posted in bar, gecehayatı, Uncategorized by anlamarama on Mart 3, 2009

berlin-gece-genel-gorunum

Bu yazı Berlin hakkında olmalıydı.  Berlin’in gece hayatı, Berlin butikleri, Berlin yemekleri ya da Berlin birası. Oysa yazmak için bilgisayarın karşısına geçtiğimde kelimeler gelmedi. Berlin’de kalmış olabileceklerini düşündüm. Aramak için yine gitmeli…

İlk kez aşık olduğumda aklımdan şöyle bir fikir geçti. “Bundan öncekiler hiçti. Olmam gereken yer burası.” Ardından yeni bir işe başladım. Bu kez kendime şunları söyledim.”Bu yepyeni bir hayatın başlangıcı.” Bir de en son Michel Gondry filmlerinden birini izlerken “Hayallerimdeki hayata ulaşmak gibi” demiştim. Berlin bana bütün bu cümleleri yeniden tekrarlattı.
Her Türk gibi birbirimize kaygıyla bakarak pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Gözlüklü bay pasaportumdaki fotoğrafa baktı. Sayfaları karıştırdı. Saniyeleri saymaya başladım. On sekiz, On dokuz. Küçük bölmeye yeni biri girdi. Kızgın kaşları bana yöneldi. Yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş, ellerimde garip bir terleme hissi. Otuz iki. Sakin olmalıyım.  Otuzdokuz. Kırk. Gözlüklü Bay gülümseyerek damgalanmış pasaportu bana doğru uzattı. İlk aşama tamam. Bundan sonra yaşayacaklarım daha zor olamaz.

İlk gece arabayla sokaklarda hızlı bir tur attık. Herşeyden önce, Berlin’de gece ondan sonra yemek yiyecek yer bulmanız çok olası değil. Bu yüzden mecburi istikamet Türk imbislerinden birine ilerleyip, çok özlediğimiz döner kebaplardan edindik. Tadı biraz farklı. Hiç değilse Berlin etine karışmış diyerek, kendimizi yeni bir şehirde olmanın heyecanına kaptırdık. Karnımız doyduktan sonra güzel bir Alman birası aramanın tam vakti! Ne yazık ki henüz şehri tanımıyoruz. Bildiğimiz tek şey, bütün ilginç kulüplerin binaların alt katlarına ya da kanal boyunca sıralı olduğu. Mahzenler biraz tehlikeli, bu durumda kanal daha akıllıca görünüyor. Yıkılmış Berlin duvarının, nostaljik anılarını geride bıraktıktan sonra karşımızda iki seçenek var: Watergate önündeki uzun kuyruktan da anlaşılacağı gibi Berlin’in en popüler kulübü. Bu durumda hemen yanına saklanan 103 ilk seçim gibi görünüyor. Ve karşımızda Babylon’un Berlin şubesi. Dans müziği sevenler için zevkli bir mekan. Müzik konuşmaları sabote etmemek üzere ayarlanmış, içeride dans pistine kaplayan yüzlerce insan. Herkesin keyfi yerinde.

Berlin geceleri dedikleri kadar uzun. Saat dört ve henüz kulüp yeni dolmaya başlıyor. Yolculuk yorgunluğumuz bir gün öncesinde kalmış ufak bir ayrıntı, müziğe kapılıp gidiyoruz. Saat beş. İnsanlar bara doğru yönlenirken biz de kapıyı zorluyoruz. Artık eve gitme zamanı. Watergate’in kapısı gece birde olduğundan daha az kalabalık değil. Berlin’de yabancı nüfusu ve sirkülasyon çok fazla, dolayısıyla çok ucuza ev kiralamak mümkün. Bizim yaşadığımız ev, yerleri biraz gıcırdayan, tavanı dört metrelik eski binalardan birinde, ünlü Ka.De.We’nin hemen yanında. Sabahın altısında bedenimizde yorgunluk, günün ilk ışıklarıyla buluşmuşken, yattığımız yerin de çok önemi yok.  Saatler ona kurulu, fazla vakit kaybı yaşamamak için.

Evin güzelliğinin sabah farkına varıyoruz. Raflarda pikaplar, mutfak raflarında kahve gizli. Pencerenin dışarısındaki hava oldukça güzel, hafif bir güneş ışığı gözümü alıyor, siyah camlı gözlüklerimizi bile takabiliriz.  Belki de Berlin bizim için yağmurları ertelemiş. Yola çıkma zamanı. Evin köşesindeki kahvelerden birinde, sabah kahvaltısı, sosis, yumurta ve dünyanın en güzel kahvelerinden ibaret. Sadece altı Euro verdiğimiz düşünülecek olursa birkaç günün sonunda dört beş kilo alarak dönebiliriz.

Hayvanat bahçesinde Knut’a kısa bir ziyaret, H&M mağazalarından hepsinde, belki daha önce gözümden kaçan bir şey görürüm hevesiyle uzun gezinti, acıkınca patates ya da frankfurter. National Müze’nin pek çok yeri onarımda bu yüzden şimdilik Mitte’deki pasajlarda karşımıza çıkan galerilerle idare ediyoruz.  Berlin’de süprizlerden korkmamak gerek, kaybolduğunuz her yol sizi sonunda yakışıklı bir adama, muhteşem bir vitrine ya da yemyeşil parklara götürüyor. Berlin metro sistemi oldukça standart, doğudan batıya on dakika! Yollar birbirine bağlansa da, rüzgar konusunda aynı şeyi söylemek çok zor. Doğu Berlin hala o hafif üzgün, bulutlu,  kasvetli havasını saklıyor.

Berlin’i yıllardır orada fotoğrafçılık yapan bir arkadaşımla geziyorum. Fazla turist olmama imkan vermiyor. Binaların hikayelerini, kurşun deliklerini, yağmalanmış mobilyacılardan çalınan sandalyelerle kurulan kahveleri izliyorum. Berlin hayallerdeki şehir. Gerçeğin aksine olasılıklarla gelişen. Akşam, Mitte’de 103 isimli Lounge’da yemeğe gidiyoruz. House müzik, kırmızıdan sarıya geçen aydınlatma ve de dünyanın en güzel biraları. İstanbul’dan saatlerce uzakta yeni bir hayat. Sanırım hepimizin ihtiyacı olan.

Dominik yemekleri ısmarlamayı öneriyor. Klasik bir Alman yemeği olan ördek ve patates masamıza geldiğinde karnımda ziller çalmakta. Bazı tatları hafızamızdaki referans noktalarına dayanarak anlatmak imkansız olur. Bu onlardan biri. Ekmekle patates arasında, krepten krokete her türlü yemeği aklıma getiriyor. Ardından schnitzel, lahana salatası ve yine patates. Birinci sınıf bir lokantada, ya da sokak büfelerinden birinde yapılmış  olmasının önemi yok. Tereyağına karışmış aynı lezzet. Kastanianalle olarak bilinen bu sokak Doğu Berlin’in öğrenci merkezi. Etrafımızdaki masalar Gothe, Kant ve moda üzerine konuşan gençlerle dolu. Kılıklar biraz İngiliz beyefendilerini, biraz da 80’li yılların uyumsuz zevklerini anımsatıyor. Garsonlarla sabırlı olmalı. İstediklerimiz saniyesinde ulaşmayabiliyor. Bu tutarsız huzur ortamında beklemek bile mutluluk veriyor. Üç margarita, dört bira ve üç et yemeğinden sonra ödenen tutar sadece 40 Euro. Yüzümdeki şaşkınlık yabancı olduğumu kanıtlar cinsten. Beni garip bakışlarla izleyen garson çok pahalı bulmuş olduğumu düşünmüş olacak ki, hafif utangaç bir tavırla kasaya ilerliyor. Berlin’in pek çok yerinde olduğu gibi kredi kartı geçmiyor. Neyse ki bu konuda önlemimiz var.

Dışarıda hava soğuk, rüzgarsız. Doğu Berlin’in barları ve cafeleriyle ünlü sokaklarından birinde sokaktaki hayat oldukça sessiz. Oysa birer birer keşfettiğimiz barlarda içkiler ucuz, gece daha çok yeni, kalabalık birbirini yıllar öncesinden tanır gibi. Biz de dahil oluyoruz tartışmalara. İngilizce şehrin özellikle Prenzlaur Berg kesiminde oldukça yaygın. Burası Avrupa’dan gelen sanatçı ya da bankacıların yerleşim bölgesi. Bar Pooling oldukça yaygın bir sosyalleşme şekli, sokaktaki her barda bir bira, ve ardından bir sonraki. Minimum yedi bar gezmek mecburi. Gece ikiye gelirken Dr. Pong isimli bir mekanda buluyoruz kendimizi. Bu yarı kulüp, yarı bar, pinponda en az yirmi kişinin dönerek bir şampiyon aradığı, satranç masasıyla bira bardaklarının yanyana durduğu, arkadaki dev ekrandaysa filmlerin dolaştığı bir tür hangar. İçerdeki tipler on altı ya da kırk altı yaşında olabilir. İngiliz, Fransız ya da Hintli olabilecekleri gibi. Saat dört buçuk ve bir taksi arama zamanı. Taksi şöförleri oldukça seçici, fazla sarhoş, ya da çok genç görünmekteyseniz sizi arabalarına almamakta oldukça kararlılar. Neyse ki biz inandırıcı davranarak ve elimizdeki adresi göstererek istediğimiz yere varmayı başarıyoruz. Uyumak vakit kaybı.

Ve Berlin’de son gün. Haftasonları çabuk geçiyor. Taksi bizi havaalanına doğru götürürken yağmur başlıyor. Sıcaklık sıfırın altında. Yıllardır ünlülerin en güzel fotoğraflarını çeken bir arkadaşım şöyle demişti: “senin fotoğraflarını  çekemiyorum. İnsan ne kadar uğraşsa da yakınındakilerin fotoğraflarını çekemiyor. Hiç gitmeyeceğini düşündüğümüzden, sanki deklanşöre bastığım an sonsuzluğunu çalacakmışım sanıyorum.” Havaalanında uçağı beklerken aklımdan bunlar geçiyor. Burada kalacak bir neden arıyorum.

Hesap sabaha kapansın

Posted in bar, gecehayatı, Uncategorized by anlamarama on Kasım 9, 2008

bar1

Berlin’in gece hayatı üçten sonra başlar, ama bu sabah 1’de kalkanlar için geçerli. Sabahı görmeden bir iki kokteyl içme niyetiniz varsa, uğranması gereken barlar listesine Green Door’u koydum. Winterfieldstrasse’ye girdiğinizde, sağlı sollu uzanan yüksek tavanlı binalar arasındaki yeşil kapıyı bulursanız tereddüt etmeden içeri dalın. Bloddy marry, cosmopolitan ve mojito mutlaka sipariş verilmeli. Üstelik gece 2’de biterse kapısında kredi kartı kabul eden taksiler bekliyor olacak.

Winterfeldtstr. 5, Berlin

http://www.greendoor.de/index2.php

Tagged with: , ,