Urban Confessions

Philippe Djian: Ekran fetişisti

Posted in edebiyat, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-7
Televizyon. Herkes onu suçluyor. Tamam kabul ediyorum artık daha az kitap okuyorum. Milyonlarca dolar vererek çektikleri filmlere ufak bir katkım olsun isterim.

Bilgisayar. Hareket etmeden alışveriş yapabildikten sonra yağmurda yürümeye ne gerek var? Dün on sekiz saat oyun oynadım. Ekranda patlayan beyinleri görünce tatmin oluyorum. Seksten bile güzel.

Uyuşturucu. Asla gerçekleşmeyen düşlerimi unutmama yardım ediyor. Rica etsem biraz açılır mısınız, her an kriz geçirebilirim.

Yirmibirinci yüzyıl. Sıradan, tatminsiz, ve bencil. Ben yirmi yıl öncesinde doğmak istemiştim. İnanacak bir şeyler varken, bol paçalı pantalonlar giyip, Jim Morrison konserine gidebiliyorken ve aşk bitse bile kalbimde sızı kalabiliyorken. Geç kaldım. Şimdi hiçbir şey yolunda gitmiyor ve korkarım mutsuzluk alışkanlık yarattı.

Sabah kalktım. Gece Sonia’ya kavga ettikten sonra eve gelmiştim. Annemin yanına. Annem kanepede sabah haberlerini izliyor, bir yandan da endişeyle bana bakıyordu. Bir şeyler yemek isteyip istemediğimi sordu, karnımın aç olduğunu söyleyemedim. Aslında bir iki sözcük için kendimi zorladım ama olmadı işte. Annem omlet yapmayı önerdi, tepkisiz kaldım. Midemden beynime ulaşan acil durum çağrısını gizlemek için dışarı çıktım. Annemi yanında açık duran bir şişe Jack Daniel’s ile bıraktım.

Sokakta dün gecenin utancıyla ilerlerken yanımdan geçenlere bakmadım. “Ne kadar da garip bir adam” diyerek yargıladılar. Tanımadığım insanların benim hakkında düşündüklerinin ne önemi olabilir?

Öğlen çekim arasında telefona elimi uzattım. Altınca seferde tuşları çevirmeyi başardım. Bir iki uzun sinyal sesinden sonra kapattım. Sonia yanlış bir evde çalan telefon yüzünden sinirlendi. Yeniden uyuyamadı. Beynimdeki kelimelerin dudaklarıma ulaşması için hen üz çok erkendi.

Saat dörtte aynada kendime baktım, gülümseyemedim. Bu stresten kurtulmak için iç çamaşırı mankeniyle sevişmeye karar verdim. Arkadaki tuvalette iki kez içine girmeye çalıştım. Onu sevip sevmediğimi sordu. Bazen kadınlara istediklerini vermelisiniz. Ben dürüstüm. Sevmediğimi söyledim. Ağlayarak listesine katılan kadınlardan biri olmak için fazla gururlu olduğunu söyledi. Bazen kadınları anlamanıza imkan yok.

Akşam eve geldiğimde Sonia’ya bir açıklama yapmak istedim. Geceyi annemde geçirdiğimi söyleyip gözlerindeki kırmızılığı almak. Onun yerine biraz sokakta dolaştımi köşedeki barda iki bira içtim. Gece Sonia uyuduktan sonra eve döndüm. Bir gün daha bitti.

Annemin söylediğine göre babamın gidişiyle başladı bu suskunluk. Bir gün eve geldi. Son kalan eşyalarını topladı, annemle tartıştılar ve arabasına bindi. Terk edildim. Annem mutfak dolabının altına sakladığı şişeleri yukardaki raflara kaldırdı. Ben odama kapanıp saatlerce uyudum. İkimiz de gidenin ardından kendimizce yas tuttuk.

Annemin hayatını düzeltmek görevimdi. Onu sızdığı köşebaşlarından ya da adamların evlerinden topladım, adsız alkolik toplantılarına götürdüm, yaptığı korkunç erkek seçimlerine rağmen yargılamadan sevdim. Hep serserileri bulurdu. Bir işe yaramayan, pis, suratına baktığınızda yakışıklı bile diyemeyeceğiniz zavallıları. Benim çabalarım hiç bir zaman işe yaramadı. Tahtıravalli gibi gıcırdayan hayatımız unutmak ve hatırlamakla dengelendi.

Keşke kendimi daha çok sevebilseydim. Sabahları ıslak vücuduma losyon sürerken, öğleden sonra solaryum salonunda geçirdiğim on dakikada, ya da bir kadının bakışlarını üzerimde hissettiğim anlarda. Kibirle baksaydım yanımdan geçenlere. İltifatları kibar bir gülümsemeyle kabul etseydim. Yapamadım. Böylece hayatı ideal kimliğimden çok uzakta yaşadım. On dört yaşındayken seksi, on beşte çaresizliği, on altının sonlarında esrarı keşfettim. Bir iki kez takıldmı. Denemek için. Hiçbir şey değişmedi.

Çok zeki değildim. Doktor, ressam, müzisyen, bankacı, taş ustası olamayacağıma göre güzelliğimi kullanmam kaçınılmazdı. Bir kadın gibiydi hatlarım, Kibar, estetik, cüretkar. Flaşlar, vücudumun en güzel konumunu bulmak için harcanan dakikalar, ve sabır. Üzerime takıp durdukları kıyafetleri düşmeden taşıyan bir askılık görevi görüyordum. Bir ara biblo gibi durmaktan çok sıkılmış olduğum dönemde, jigololuk yapmayı denedim. Altmışlarına dayanmış kadınların bir zamanlar sahip olmuş oldukları pürüssüz vücutlarından nefret ettim.

Kadınlar bana seslenmek istediklerinde hep şöyle derdi “Hey ufak popo, biraz yanıma gel de o beyaz tenine dokunayım.” Hemen her seferinde sahibine itaat eden ufak bir köpek gibi giderdim yanlarına. Biraz koklar, tutkulu kelimeler eder, akıllarını başlarından alırdım. Bir kadını baştan çıkarmanın en kolay yolu buydu. Oysa onlara iltifatlar yetmez, başkalarıyla karşılaştırmanızı isterler. En yakın arkadaşından daha güzel, annenizden daha sevecen, Marilyn Monroe’dan bile seksi. Kadınlar yarışta rakiplerinden öne geçmek için şöyle der: “Hadi sevişelim. Mutfak, küvet ya da bahçedeki çimlerin arasında. Şu anda sana ait olmaktan fazlasını düşünemiyorum. Kollarına al beni.” Ben de elimi uzatırdım. Kadınlar her seferinde eski aşklarını, geçmişin adamlarını da taşırlardı yatağa. Ben seksi severdim. Kararları yalnızca bedenimin verdiği sayılı zamanlardan biri. Genellikle on beş dakikadan fazla sürmezdi. Kadın kollarımda uykuya daldığı an kalkıp giderdim. Sabah aynı boşluk hissiyle uyanırdım. Telefon çalardı. “Seni seviyorum. Seni şimdiye kadar kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum. Yine öp beni.” Keyfim yerinde olduğunda gülümserdim onlara sonra buzdolabında yiyecek birşeyler aramaya giderdim. Kadınlar hep şöyle bitirirdi monologlarını. “Senden nefret ediyorum. Duyuyor musun lanet olası. Senin yüzünden kocamı bıraktığıma inanamıyorum.” Güzel, çekingen, ukala, yalnız, seksi olmalarının bir önemi olmazdı böyle zamanlarda. Hepsinin gözlerinde babamın terk ettiği kadını bulurdum. Annemin yanına koşardım.

Erkeklerle keyfim yerindeydi. Sekiz arkadaş . Sahip olduklarımın hepsi buydu. Dördü havuzum, ikisi muhteşem güzellikteki karım diğerleriyse onlara yemek verdiğim için. Bir iki kutu bira, futbol maçı, ve yarış arabaları yeryüzünden yok olmadıkça konuşacak konumuz vardı. Birbirimizi sevmek aklımızın ucundan geçmezßdi.

Sonia hamile olduğu dönemde hissizleşmeye başladım. Belki ona sahip olmuş olmak canımı sıktı biraz. Çocuk da doğduktan sonra hiçbir yere gidemeyecekti artık. Doğumda aldığı kiloları vermek için rejime başlayacak, spor salonlarında saatler geçirecek ve sonra bebeğini emzirmeye yine eve dönecekti. Sonia artık bir kadın değil, anneydi. Bebeği ağladığında içi parçalanacak, mamasının sıcaklığını en uygun seviyeye getirmek için mutfak saatini kuracak, sütü bozulmasın diye içki içmeyi de kesecekti. Bebek doğduktan sonra eğlence günleri bitecekti. Ama benim biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Saçmalamak için birkaç yıl daha.

Ondan o gece Odile’i becerdim. Sabaha karşı herkesin dikkati başka şeylere yönelmişken bodrumda işi hallettim. Tutku yoktu, sadece daha vaktim olduğunu kanıtlama ihtiyacı. Kendime, otuz yaşını doldurunca yalnız kalmayacaklarını haykırırcasına önlerine gelen ilk kadınla evlenen bütün adamlara ve Sonia’ya “İşte böyle olur.” demek istiyordum. “Sen durmadan ağlayan bir velet dünyaya getirmek istiyorsan benden bu kadar”. Ama Sonia kavga edecek kadar bile yaşayamadı. Aynı gece gaz kaçağı yüzünden patlayan evimizde öldü. Kızımla başbaşa kaldığımda bu yeniliğe hiç de hazırlıklı değildim.

Yine de kötü bir baba olmadım. Evet planlarımda bir çocuk büyütmek yoktu ama kaçıp gitmek yerine ondan zevk almayı, annesinin kokusunu özleyen küçük Lili’ye sevgi vermeyi öğrendim. Yine kadınlarla yattım, annemi ziyarete gittim ve artık yaşlanmış bedenimi kaplayan elbiselerle poz vermeye devam ettim. Beni sadece orta yaşlı adamların giyeceği türden ayakkabı, ceket ya da saat çekimleri olduğunda aradılar.

Lili hızla büyüdü. İlk diş, ilk okul günü, ilk adet sancısı, ilk sivilce. Hepsiyle başetmek için kitapçılarda günler geçirdim. “Genç kızlarla konuşma kılavuzu”, “Ona asla asla demeyin!”, “Eyvah kızım on beş yaşında” rafları arasında dolanan babalarla göz göze gelmemeye çalıştım..

Ne yapacağımıı ilk kez Lili aşık olduğunda bilemedim. “Yalnız Babalara Tavsiyeler” kitabının on yedinci bölümde anlatılanla yaşadığım duygunun ilgisi yoktu. Herşeyden önce söz konusu olan kitaptaki Alice değil, kendi minik kızımdı. Ve daha da önemlisi aşık olduğu, sınıfındaki havalı çocuk yerine evli bir adamdı. Biraz dışarı çıkması için kızımı götürdüğüm partide tanıştığı yaşlı adam. Kıllı ellerinin Lili’ye değdiğini düşünerek çıldırmamak için ona yasaklar, ödüller, duygusal gerilimler yarattım. Lili o herifle görüşmeye, narin bedenini ona sunmaya devam etti. O aşağılık herifin öldüğü güne kadar. Bir partide adamla hesaplaşmak için karşısına dikildiğimde kalp krizi geçirerek kollarıma yığıldı. Yavrusunu korumak için vahşileşen bir kaplan gibi hissettim kendimi.

Yanlış adamdım. Kadınların uzağına gidemeyeceği, bir kez sevişmenin sonrasında ruhuna da sahip olmak için savaşacakları, yalnızlık konusunda oldukça kararlı, göçebe ruh. Kızımın ya da annemin debenim gibi sersemleri seçmesi kaçınılmazdı. Bunu onlara ben öğretmiştim, üstelik ölmeye de hiç niyetim yoktu.

Basit yaşamlar sürdüremediğimiz için sıradan olduk. Pek çok baba gibi kızımla olan ilişkim kötüye gitti. Kapılar çarptı, keşkeyle başlayan ve annesinin ölmemesini dileyerek sonlanan cümleler çoğaldı. Eve geliş saatleri benim koyduğum kurallara göre değil, Lili’nin keyfine göre hareket etti. İdare etmeyi öğrendim, sessiz kalmayı, dayanamadığım anlarda Odile, Carole, Jane ya da Suzette’le sevişmeyi, annemle beraber açtığımız kitapçıda rafları düzenlemeyi, müşterilere gülümsemeyi. Kısa süre için de olsa hayatın günlük işleri bana sorunları unutturdu. Lili’ye Lilian diye seslenmekten duyduğum rahatsızlığı saklamak için mümkün olduğunca az konuştum. Zaten var olmayan ortak yaşantımız zarar görmedi. Aynı evin içinde yaşamaya devam ettik.

Gerçeği söylemek gerekirse hayatıma giren her kadını sevdim. Belki de sorun burdaydı. Hiçbirini birinden daha çok değil. Hepsi başka bir şekilde mutlu etti beni. Birinin sıkıntısını diğeri aldı. Karım öldükten, annem Vincent’e aşıkken ya da Lili beni terk ettiğimde yalnız hissetmedim. Bir bira açtım, pencerenin kenarına oturdum. Başım dönmeye başladığında dördüncü şişedeydim.

Reklamlar
Tagged with:

Saul Bellow: Bunca zamanı ölmek için harcadık

Posted in edebiyat, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-51
Yeni bir gün. Dünden ne farkı var? Güneş biraz daha parlak, gökyüzünde altı bulut. Dün iki diye not etmişim. Demek ki yağmura biraz daha yakınız.Bir ay öncesine oranla daha mı mutsuzum? Pek sayılmaz. Her gün biraz daha yalnız hissediyorum. Kimileri bu ruh halimin geceyle ya da soğuk havayla ilgili olduğunu söylüyor. İmkansız demiyorum. Bir bardak kahve. Vücut ısımı otuz yedi dereceye çıkarmaya yeterli olacaktır. Ve hareket. Hareket önemli sağlık ve mutluluk için.

Her şey geçmişten bir günü anımsatıyor son zamanlarda. Soğuk aklıma Rusya’da uyandığım bir sabahı getirdi. Sekiz yaşımdaydım. Solunum yolları enfeksiyonu diye bir isim verildi hastalığıma. Evde oturup dışarı çıkmamam gerekliydi. Arkadaşlarımın pek çoğu aynı durumda olduğu için, çok da umrumda olmadı. Onlar bütün gün oturup sızlandılar, ben kitapların bana verebilecekleriyle ihya oldum.

Raflarımı karıştırıyorum. Çok fazla eskimiş kitap var. Tom Amca’nın Kulübesi’nin sayfaları sararmış, bazı yerlerinde güve oyukları görünüyor. Güveler bile kitapları yiyip yutuyorken insanların okumaya bu kadar direnmesini hayretle karşılıyorum.

Yatakta yatıyordum. 1924 yılı olabilir. Keskin bir soğuk olduğunu ve burnuma yerleşen kırmızılığın giderek arttığını anımsıyorum. O zaman insanlar nezleden bile ölebilirdi. Hala yaşamakta olduğum için oldukça şanslıydım. Annem yarım saatte bir odama gelerek alnıma soğuk bir bez yerleştirip dualar ediyordu. Garip bir hezeyan anında babamın sessiz adımlarla yanıma yaklaştığını ve başucumu bir kitap bıraktığını farkettim. Onun beni ölüme götürmeye gelen melek olduğunu zannnetmiştim. Sabah uyandığımda elimde Tom Amca’nın Kulübesi kitabı duruyordu. Hatırlayamadığım uykulardan birinde ona tutunmuş olmalıyım. O gün başlangıcında bu kitap kurtarıcımdı.

Bazen büyük şehirlerde neden zaman kaybettiğimi bilmiyorum. Metroya ilerleyen kalabalık, karşıdan karşıya geçmek için savaş veren kalabalık, hastanelere hücum eden kalabalık, blokları dolduran kalabalık. Onlaran biri, Mr. Hiçkimse olarak sıkıcı bir yaşantım var. Beni küçük bir kasabada doktor yapacak becerilerim olsaydı daha mı mutlu olurdum diye düşünmekten yoruldum.

Chicago’ya taşındığımızda dokuz yaşımdaydım. Büyük gemiye eşaların yüklendiğini, annemle babamın zaferle gülümsediğini bir de Diksi’yi bıraktığım için ağladığımı unutamam. Diksi, kızdığında sarı tüyleri kabaran bir kediydi. Annem onu mutlu olduğu ülkede bırakmamız gerektiğini söyledi. Üstelik tek kelime İngilizce bilmediği için diğer kedilerle anlaşması oldukça zordu. Hüzünle kabullendim.

Gazetelere bakın yine bir zenci, beyaz adamlardan birini kilise çıkışında bıçaklamış. Birbirini tanımayan iki herif arasındaki tek sorun aynı adama inanmamaları. Öldürülen adamın karısı tanrının hepsini lanetleyeceğini haykırıyor. Bazen inançlarımla başetmek konusunda çok zorlanıyorum.

Babam soğan imalatçısıydı. Fırınlar, büyük lokantalar, hatta okullarla çalışırdı. Çok zengin değildik ama akşam eve altıda gelmesini sağladığı için annem memnun olurdu. Başka kadınlara harcayacak parası olmaması için gününü Tanrı’yla anlaşmalar yaparak geçirirdi. Babamı eve getireceği her gün için fazladan bir dua ya da bir yoksula yardım türünde ufak işler. Sokağımızdaki fakirler sayemizde çok yemek yedi.

Bu kahve berbat. Nederen almış olduğumu hatırlamıyorum. Sabah keyfim giderek işkenceye dönüşüyor. Yakında haplarla doymaya başlayacağımız ya da suyu yalnızca zenginlerin içecekleri bir dönemi görmekten korkuyorum. Etrafımda olanları izlememek için televizyon bile almadım. Pencereden aşağıdaki görüntü herşeyi özetliyor. Bakın bir polis arabası daha geçti. Sabahtan beri altı tane saydım.

İlk kez annemim ölümünde dua ettim. O zamana kadar ezberlediğim bir tane olduğundan bile haberim yoktu. Bir tür sihir oluştu ve sözcükler dudaklarımdan döküldü. Babama başka nasıl yardım edeceğimi bilememiştim. On yedi yaşında ergen bir velet olarak hayatını yeterince zorlaştırdığımdan emindim. Sadece yalnız kalmak istiyordum. Yazmak ve düşünmek için. Boş zamanlarımıysa okulda gördüğüm bir kızı tavlamaya ayırmıştım. Anna. Benim gibi bir Yahudi’ydi. Annem görse eminim sevinirdi.

Kendime yapacak bir şeyler aradım. Buzdolabını dün temizlemiş, kitapların tozunu iki gün once almış, telefon defterini bir hafta önce elden geçirmiş olduğumdan bu pek kolay olmadı. Yazmayı denedim. Kelimeler bugün oldukça huysuzdu.

Chicago Üniversitesi’nde edebiyat okumaya karar verdim. Tereddütsüz. Elime aldığım ilk kitaptan o güne kadar yapabileceğim başka bir meslek aklıma gelmemişti. Sonra Northwestern’e geçişim sağlandı. İngilizce departmanındaki Yahudi karşıtı profesörler yüzünden antropoloji ve sosyoloji okudum. Hayatımda aldığım en iyi karar! Sizin nefes aldığınızı gibi soludum fikirleri. Bir başkasının olması bana engel olmadı. Güzel kolular çıktığında hangisini pişirmem gerektiğinden emindim.

Kısa bir gezinti. Aklımdakileri toparlamak için. Yalnızca giyinme kısmında oldukça üşengeç davranıyorum. Üzerime eklenen her parça, ağırlık yaratıyor. Bedenimi böylesine yorgun hissederken aklımdakileri nasıl hafifletmem gerektiğini bilmiyorum. Yine de denemeli.

1930’larda WPA Projesi olarak adlandırıla bir takımın üyesiydim. Richard Wright ve Nelson Algren ile beraber. Komünist Parti’nin içinde olduğumuzu zannedenler var. Yalnızca uçlardaydık. Kimseye ipin hangi ucunda olduğunu sormadım. Cellat da olabilirlerdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse ben Troçkisttim. Rusya’da geçirilen onca yıldan ve büyük Rus yazarlarını tanıdıktan sonra başka türlüsü olamazdı.

Vazgeçtim. Kitap okumaya karar verdim. Yeni New York yazarları ilgimi çekiyor. Özellikle Paul Auster. Geçen ay bir davette tanıştık. Smoke filmini ne kadar sevmiş olduğumu söyledim kendisine. Oldukça mütevazi bir adam. Gülümseyerek benimle tanışmanın büyük bir şeref olduğunu belirtti. “Sıradan bir insanım işte” dedim. “Muhteşem cümleler kuran sıradan bir insan,” diyerek yanıtladı beni. Zeki adam. Bunları yazdığına şaşmamalı.

1941’de Amerikan vatandaşlığına geçtim. Asla yaşamadığım ülke Kanada hatırlarıma bile giremeyecek kadar yabancıydı. Ait olduğum bir yer istedim. Orduya yollandım. Deniz hizmetleri. Sonsuz denizin içinde savunmasız beklemek hoşuma gitti. Yalnızlık ya da çaresizlik hissi buna neden olmuş olmalı. İlk kitabımı yazdım. “Danglin Man”. Savaşa çağırılmayı bekleyen genç bir Amerikalı hakkında. Beni anlatıyor demek isterdim ama o gün güvertede gezinmekte olan Tom, kabuslarla uyanan Stephan ya da patatesleri soyan Ian da olabilirdi. Hepimizin hayatı öylesine aynıydı ki.

Yirmi sayfa. Artık gözlerim eskisi kadar hızlı okuyamıyor. Aralarda dalıp gittiğim düşünceler ya da aldığım notlar olmasa belki kırk dakika sürerdi, oysa şimdi bir saatten önce bitiremiyorum. Fikirlerim, hislerim, vücudumdan sonra şimdi gözlerim de eskiyor. Ölmeye alışıyorum.

Guggenheim bursuyla Paris’e gönderildim. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından. Yıkık dökük yaşamlar ve gülmeyi untmuş insanlar mı istiyorsunuz? Savaşın ardından çekilen belgesellerden birini izleyin. Kaybolmuşluk içinde öylesine yoğun korkular var ki insan ya delirerek ya da yazarak kurtulabiliyor. Yazmayı başarabildiğim için şanslıydım. Beni dünya çapında tanıtan kitap “The Adventures of Augie March” burada dünyaya geldi. Yaşamdan tereddüt eden herkes adına imzaladım.

İştahım azaldı. İnsanın hayatla olan ilişkisiyle bağlantılı olduğunu söylüyorlar. Gençliğim beni başından attığından beri zevk aldığım tek şey Bach dinlemek.

New York’a taşındım. Popüler olduğu için. Tüm yazarlar, jazz müzisyenleri, ve ressamlar Manhattan sokaklarında cirit atarken ben Avrupa’da kalamadım. Oraya mizacım uygun düşmedi zannedersem. Avrupalı’lar benim gibi bir sokak çocuğunu hemen kabullenemediler. Ben de onları snob davetleriyle başbaşa bırakarak ülkeme döndüm. Ait olduğum yere.

Sandviç ısmarladım. Hindi, peynir ve mayonez olandan. Çavdar ekmeğine olmasını birkaç kere söylemiş olsam da yine kepekli geldi. Siparişleri not alan kızın aşık olabileceğini düşündüm. Aptalsa yapabileceim hiç bir şey yoktu. Geniş kanapemde oturarak yemeğimi yedim.

1962’de yeniden Chicago’ta taşındım. Üniversitede akademisyen olarak işe başladım. Yetenekli öğrencilerle özel olarak ilgilenek başarılarını arttırmayi hedefleyen bir komitenin başına getirildim. Chicago yaşıyordu. Biraz sert, fazla hızlı, elbette tehlikeli ama hayat yirmi dört saat sıkılmadan devam ederken ben peşine takılmış dünyayı tanımaya çalışıyordum. Mahalleye her gün gazeteciler dolardı. Bir gün çöplerin arasına atılmış bir kadın ceseti, yirmi iki saat sonar kavgada ölmüş bir zenci. Ambulanslar ve dedektifler bir görgü tanığı bulabilmek için kapımızı çalıyordu. Onlar sayesinde Nobel’i kazandım. 1976’da. Düzenbazlar ve katiller beni ünlü bir adama dönüştürdüler.

Kendi kitaplarımı arkalara sakladım. Eskiden olduğum adamı özlememek için. En çok Tommy Wilhelm’ı geride bırakmış olmak canımı acıtıyor. “Seize the Day”de kaldı. Umarım babasıyla sorunlarını hallettmiştir. Çok zeki bir adam sayılmazdı ama hepimizi ağlattı. Ben hala yer edinmeyi başaramadım.

İnsan ve binalar hala uyum sağlayamıyor. İnsan ve restoranlar, insan ve aşk, insan ve telefon. İnsan çevresindeki hiçbir şeyle ilişki kuramıyor. Kendi yarattıklarına her gün daha da yabacılaşarak, değişimden daha da korkarak ve nefretini daha çok saklayarak yaşamaya devam ediyor. Bazen düşünüyorum bizi bekleyen başka bir dünyanın varlığından emin olsak burada çok takılmamıza neden kalmaz.

Farklı insanlarla tanıştım. Kimileri öldü, diğerleri hala hayatımın bir parçası. Hepsi mutlu olmama neden olabilecek yollardan birini gösterdi. Yazdıklarını beğendiğim yazarlarla uzun tartışmalara girdim. Şair John Berryman, gazeteci Sydney Harris, romancı Ralph Ellison, Boston Üniversitesi’nde beraber derslere girdiğim James Wood. Robert Kennedy ile bir röportaj yapmak için tanışmıştım. Neyse ki arkadaşlığımız bununla sınırlı kalmadı. Chicago mafyasıyla beraber içmişliğim olduğu söylenir. Ne yapayım, en çok hikaye onlarda var ve ben hayatı dibine kadar yaşamayı severim.

Yavaş hareket ediyorum. Janis bazen bana korkuyla bakıyor. O öyle olduğunu kabul etmese de ben gözlerine baktığımda korkusunu hissediyorum. Bir gün “en azından aklım yerinde,” dedim ona. “Hala senin ne kadar güzel olduğunu biliyorum.”

Çapkın bir adam mıyım? Elbete neden olmasın. Beş kez evlendim. Anita Goshkin, Alexandra Tsachacbasov, Susan Glassman, Alexandra Ionescu Tulcea ve Janis Freedman. Hepsinde diğerinde olmayan bir şey gördüğümü düşünmüştüm. Bilemiyorum, belki zaman geriye doru işlese on dört kadınla daha evlenebilirdim. Öncekiler beni mutlu edemediğinden değil, sonraki daha çok edebileceğinden.

Artık kemanıma elimi süremiyorum. Konçertolar yalnızca müzik setinden geliyor. Oğlum aldı. Evdeki plakları da CD’lere çektikten sonra bana nasıl kullanacağımı gösterdi. Daha kolay oluyormuş. Deniyorum ama hala plaklarımın yerini başkası doldurmuyor.

Öğretmekten asla vazgeçmedim. Minnesota, NYU, Princeton, Puerto Rico, Chicago, Bard College, Boston… Ne kadar çok okul gezdiğime bazen ben bile şaşırıyorum. Beni genç tutan bu sanırım. Bitmek bilmeyen öğrenme enerjisi. Gençler çok meraklılar, geçmişe olmasa da geleceğe. Ve bu bizi mutlu olduğumuz hayatlara sürükleyecek diye umuyorum.

Bir yorgunkluk çöktü yine. Annem olsa ırkımızın hayatta kalma savaşının bizi getirdiği yer olduğunu söylerdi. Hahamdan duyduğu kalıplaşmış cümleler hiçbirimize yardım etmedi. Ölmeye yüz tutmuşken beni eleştiren onlarca insan var hala. Dinime sahip çıkmadığım için. Ben cüzdanıma bile sahip olamıyorum.

Yapmış olduğum, inanmış, caymış, kaçmış olduğum her şey yüzündan cezalandırıldım. Feministler, postmodernistler, siyahlar, Yahudiler tarafından. Bazen söylemeye çalıştıklarım yanlış yorumlandı, diğer zamanlardaysa yalnızca kendimi kurtarmaya çalışıyordum. Daha aktif ya da protest olabilirdim. Ben bencil olmayı tercih ettim. Belki de bunamaya başlıyorum. Bundan sonra söyleyeceklerimi kayıt dışına alın.

Akşam oldu. Günler yaşlandıkça daha zor geçer sanardım. Yapacak bir şeyim kalmadığında ve seks bittiğinde. Fazla bir şey farketmedi. Rüyaların azalması dışında. Hala Brooklyn’deki dairemde yaşıyorum. Yağmurun sesini ve Janis’in tenini seviyorum. Yaşamdan çok ölümden bahsediyorum. Sabırlıyım. 2005 Nisan’ında kendisiyle tanışmayı bekliyorum.

Tagged with:

Amoz Oz: Yarın barış gelse

Posted in edebiyat, kitap, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-31
Sabah “bugün mutlu olmalıyım” diye güne başlarken, öğlen yorgunluk sempatizanı oluyorum. Daha ruhumun iki yarısı birbirini anlayamadı, birileri dünyada barış arıyor.

Haberlerde İsrail’te ölen asker sayısını açıkladılar: 112; Ocak ayında Filistin’de patlayanı bombalar: 25; Amerika’nın Irak’a yolladığı askeri uçak sayısı: 7. Ölüme harcadığımız para yaşama çabalarından daha fazla. Dünyanın nüfusu çok kalabalık geliyor olmalı. Aşık olmaya çalıştığım her gün kalbim bombalarla parçalanıyor. Bütün bu sisin içinde hala gülümsemeye çalışıyorum.

Ben bir entellektüelim. Sorular sorarak ve ideal çözümlere ulaşmaya çalışarak para kazanırım. Aslında amaç ütopik bir düzeni dünyaye entegre edebilmek. Ve artık bunu yapan pek fazla kişi klamadığı için bana para veriyorlar. Yolunda gitmeyenlerle mücadele edelim, fanatikleri iyileştirmek, korkakları iğnelemek, yobazların beyinlerinde ufak delikler açarak iltihaplı bölgeyi akıtmak gibi işler. Tıpkı bir doktor gibi. Yalnızca bilgisayarımın ve beynimde ordan oraya dolaşarak beni huzursuz eden kelimelerin yardımına ihtiyacım olur.

Savaşın içine doğdum. Lastik sesini silahtan, kanı ketçaptan, ölüm kokusunu pislikten ayırdetmeyi bilirim. Annem ve babam Yahudiydi. Bize ait topraklarda yaşadığımıza inandılar. Beni görmeye, sorgulamaya ve reddetmeye programlayarak büyüttüler. Irkımız, gözümüzü ilk açtığımız andan itiabaren mücadele etmek zorundaydı. Aslında doktor olmak isteyen Nazi subayının dehşeti gibi. Kudüs’te bize vadedilmiş topraklarda kendi geleceğimizi kurmaya çalışıyorduk. Babam ilk kelimenin “hak” olduğunu anlatır durmadan.

Bizim evde masal okumazdı. Dişlerimi fırçaladıktan sonra babam üzerinde çalıştığı kitabı alıp yanıma gelir, sallanan sandalyesindeki yerini alırdı. Tarih kitapları, daha mutlu olduğu günlerdeyse hikayeler. Masalların geçmiş yüzyılda yazılmış olduğunu söylerdi. Şimdi geleceğe inanmak için tüm duyularımızdan kurtulmamız gerekliydi. Masallar yalnızca aklımı karıştırırdı.

O bir kütüphaneciydi. Raflarda gidemediği ülkelerin yollarını ve tanışmadığı yazarların hayatlarını bulurdu. Çocukluğumda pek çok kez onunla kütüphaneye gittiğimi anımsıyorum. Beni edebiyat bölümüne götürüp en sevdiği yazarların numaralarını cebimdeki deftere yazardı. En eski olandan yeniye doğru. Tarihi öğrenmeden şimdiye anlam veremeyeceğimi söylerdi hep. Ben de koltuklarda birine oturup yeme saatine, ardından babamın beni gelip alacağı akşam karanlığına kadar okurdum. Bilmediğim kelimeleri not alırsam babam yokda bana açıklardı.

Bir gün Hesse okurken Tanrı diye birinden bahsedildiğini farkettim. Bu tanımadığım adam, etrafımda gördüğüm herşeyin yaratıcısı olacak kadar kudretli, benim uykumda bile yaptıklarımı izleyecek kadar dikkatli, yalan söylediğimi anlayacak kadar bilgiliydi. Kimse onu görmeden yaşadığımız her şey hükmedebiliyordu. Akşam yemeğinde babama sordum. Bunun yaşamaktan korkanların saçmalığı olduğunu anlattı bana. Kendisi bile benim aklımdan her geçeni bilemezken nasıl olur da bir hayalet bu kadar becerikli olabilirdi? Söyledikleri mantıklı geldi. Bir daha konuyu açmadım.

Okula başlayacağım yıl Tachkemini’ye yollandım. Bu bir din okuludur ve tanrı, musevilik, 12 Emir lafları geçmeyen bri ders bulmak çok zordur. Bana biraz garip geldi. Elbette her kafam karıştığında olduğu gibi babama danıştım. Babam bu sefer seçimlerden bahsetti. kimi zaman hayatta kötünün iyisini seçmek gerekirdi. Ideal bir dünyada herkesin istediğini yapabileceği bir düzen vardı. Bizimkinde olanla idare etmek zorundaydık. Bu durum beni biraz mutsuz etti. Ailem sosyalist olmadığı için yobaz Yahudilerle aynı sınıfı paylaşmak zorunda bırakılmıştım. Çocukken seçimlerinizi ailenizin yapması büyük haksızlık.

Sonra on iki yaşımdayken annem öldü. Keşke kanserden ya da beyin kanamasından gittiğini söyleyebilsem. O Shakespeare tarzı bir ölümü seçti. Sahne kapanırken kanların göründüğü, ve kışıçlardan birinin insanın bedenini savunmasız bıraktığı. Oysa Chehov vari bir sonu tercih edebilirdi. Bütün acılarına, ve inanmadığı bir geleceğe rağmen direnebilir, benim için ya da babam için burada kalmayı isteyebilirdi. Sanırım bakış açılarımız farklıydı. O çok güçsüz olduğuna karar verdi ve aramızdan ayrıldı. Ölmeden önce bana bir not bırakmış olmasını isterdim.

Protestolarım bundan sonra başladı. Bazı günler sadece radyonun sesi yüksek olduğu için, diğerlerinde büyük annem yumurtamı istediğim gibi hazırlayamadığı için, kimisindeyse sadece anahtar deliğini bulamadığı için öfke nöbetleri geçirdim. Her şeye kızgındım. Babam kendi halinde yaşantısına devam ediyor mümkün olduğunca az konuşmaya çalışıyordu. Daha sonraki yıllarda anneme, hayatımıza ve bana olanlar yüzünden kendini suçladığını anladım. İki erkek, evdeki yaşlı bir kadının varlığına rağmen korunmasız kalmıştık. On beş yaşımda Kibbutz’a taşındım oldum. Anneme, babama ve beni tanımlamaya çalışan bütün akrabalarıma cevaben.

Tel Aviv yeterince radikal değildi. Bütün bu baskılar, zorlamalar, faşist düzene ayak uydurmaya çalışan Yahudiler. Reddettim. Kibbutz topraklarına mutluluğu buldum. Eşsiz yeşilin arasına kurulmuş hamaklarımızda, kendimizi değil, dünyayı nasıl kurtaracağımızı düşlerdik. Bencillik yüzünden bu hale gelen yaşam üç beş akıllı yazarın sözcükleriyle düzeleceğe benzemiyordu.

Başka dünyaları hayal ettim. Sadece ölmemek için savaşan askerleri, çocuğunun hayatını kurtarmak için fahişelik yapan anneleri, tecavüze uğradığı halde sessiz kalan çocukları… ardından faşistleri, kendi topraklarında hayatlarını kurmak isteyen halkları, dağlarda odunla ısınmak zorunda olan eşkiyaları… hepsi birbirinden üzücü senaryolar ve hiçkimseye zorunlu bırakıldığı hayata bağlandıkları için kızamadım.

Herşey zorlaştı. Başka hayatları anlamak garip bir kızgınlık hissi verdi. Kime olduğunu bilemediğim öfkem içimde birikti her gün. Gece yatmadan “Peki ben çocuğunun daha iyi bir okula gitmesi için dolandırıcak yapan adama nasıl kızmalıyım?” derken buldum kendimi. Sabah uyandığımda “Ya bu adam benim banka kasamı boşaltsa ne yapardım?” diye düşündüm. Soyadımı direnç anlamına geren “Oz” kelimesine çevirdim. Bir dövme gibi tenime yapıştı.

1950’lerde bütün İsrailli’ler gibi orduya alındım. Tank kullanıyordum. Oyuncak. Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gitti. İnsanlar benim yüzümden ölse bile önemi yoktu. Nasılsa oyunun sonunda hepsi hayatta kalacaktı. Twity yüzünden başına gelmedik olay kalmayan Silvester gibi. Sonra savaş bir gün bitti, hepimiz evlerimize yollandık. Hayata devam etmemizi beklediler. Pek çoğumuz başaramadık.

Savaştan sonra Üniversitede edebiyat dersleri almaya başladım. Durmadan yazıyordum. Aklıma gelen herşeyi. Bazen barışa olan özlemimi diğer zamanlarda aşkları. İçimde beni kurcalayan ne varsa. Yirmi iki yaşımda ilk kitabım yayınlandı. Bundan sonra her yıl bir kitap yayınlamaya çalıştım. Fikirler asla tükenmedi.

Davar’da yazmaya başladığımda daha çok gençtim. Yeni fikirlere ihtiyaçları vardı. Barışa yönlendiren, egolardan arınmış, Yahudi olmanın mecburi aşağılanma olduğunu düşünmeyen. Ben sadece şunu söyledim: “barışa giden yolda silahlar olamaz. Filistin-İsrail savaşı, ırk ve din yüzünden değil, kimse fedakarlık yapmaya yanaşmadığı için sürüp gidiyor. Gururları yüzünden birbirini aldatan sevgililer gibi. “ Cesur kelimelerimle onları tavladım. Herkesin yeni sözlüklere ihtiyacı vardı.

1986’da oğlumun astım krizleri yüzünden Kibbutz topraklarından ayrılmak zorunda kaldığımda aslında aidiyetin alışkanlıktan geldiğini anladım. Neredeyse otuz yıl sonra evimi terkederken yalnızca karımı ve çocuklarımı yanımda götürdüm. Seçimler. Bir kez daha.

Pek çok romanım İsrail topraklarında bu halkın yaşadıklarını anlattı. Kurban gibi değil, aşığını arayan bir kadın gibi. Tutkuyla. Kimi zaman çaresizlik karıştı yazdıklarıma ama hemen pes etmedim. O kadar kolay olmaz militanlık. Hele barış içinde bir dünya isterken daha da güçlü durmak gerek. Yaşadığımız yüzyıl dünya tarihindeki en çalkantılı, en zorlu, en acımasız olanı. Onlarca savaşa rağmen hala ayakta durduğuna göre, bundan sonrası için bir şans var.

Bir ülke iki ırkın arasında kaldığında yapacak çok şey yoktur. Silahlar çıkar, birileri ölür ve kan davası yeni gençler yetişene kadar devam eder. Filistin- İsrail durumunda işin içine din ikilemi de karışınca ortaya çıkan tablo oldukça karamsar. Benim çözümlerim kimsenin işine yaramıyor gibi. Bilmiyorum belki fazla iyimser davranıyorum. İçimdeki şeytan hala insanların doğru kelimeleri kullanırlarsa anlaşabileceklerini fısıldıyor.

Bazen, bütün yazdıklarıma rağmen inançsızlığa düşüyorum. Ya bütün bunlar boşunaysa? Her gün başka bir kıtadan bomba, saldırı, terör haberleri doluyor televizyona. Bilgisayarı her açtığımda ekranda başka bir patlama manşeti görüyorum. İnsanlar akıllanmıyor. Sonra hemen gözlerimi kapıyorum. Biliyorum çünkü. Bir dakika ellerindeki silahları bırakıp mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyanusa bıraksalar… O zaman hepsinden vazgeçecekler. Toprağın kokusunu duyduklarında, kayalara çıplak ayaklarıyla dokunduklarında ya da kulakları serçeleri yakaladığında. İşte o gün hepsi silahları derin çukurlara atıp özgürlük şarkıları söyleyecekler. Filistinli bir genç anlamadığım bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. Ağlamaya başladığında yanında ben olacağım. Omzuma yaslansın diye. Belki sadece üç dört dakika susacağız. Sonra cebinden bir fotoğraf çıkaracak ve Ahmet diyecek.

Işte o zaman aynı dili konuşacağız

Tagged with:

Richard Russo: Sıradan bir günde doğdum

Posted in edebiyat, kitap by anlamarama on Mayıs 2, 2009

picture-4
Gerçeklik. Masanın üzerindeki bardak, dün gece bulduğun tutkulu aşk kelimelerinden daha gerçek. Saçmalık değil mi? Etrafındakiler, başkalarının parası ya da içtiğin minestrone çorbası, sevgilinin kapıdan çıkıp gitmesinden gerçek. İsmini değiştiremezsin çünkü. Akşam yemekte “sallama çorbası” yedim diyerek anlatamazsın hikayeyi. Oysa kapının arkasında kalan sen olsan bile ‘”ben gitmesini öyle çok istedim ki sonunda terk etti işte” diye bitebilir cümle. O an gerçek senin inandıkların.

Şimdi ilk ders bitti. İkincisi daha karmaşık. Gördüklerinle anlatamazsın çünkü hikayeyi. Sana inanacak, korkularını hissedecek hatta hayaletlere inanacak birileri gerek. Sarhoş değilken bile sallanarak yürüdüğün bir yol, mutluyken ağlamana naden olacak bir kadın, sıkıntı dakikalarında seni heyecanlandıracak iş. Daha kolay olmasını ben de düşlemiştim ama yetmiş yılı aşan ömrümde mükemmel bir rüya hiç göremedim. O yüzden anlattıklarım uzun bir romanın bir kaç sayfasından ibaret olacak. Dinlemesi, yorumlaması hatta yeniden yazması sizden. Ben yalnızca bir iki ipucu vermek istedim. Vazgeçmek isteyenlere yardımcı olsun diye.

1949 yılında doğdum. Yengeç burcu, biraz çekingen, sonsuza kadar hayalperest, mecburen lider. Sokağa ilk çıktığımda tanımadığım bir iki çocuğu toplayıp günlerdir rüyalarında gördüğüm oyunu öğretmek için boş arsaya toplanmalarını söyledim. Kural bir:Bu oyunu oynarken yeşil giyemezsiniz. Çünkü yeşil ağaçların ve yaprakların rengidir ve onların arasında kaybolursanız bu sizi arayan zavallı ebe için oldukça üzücü olabilir. Kural iki;: Saçından çekmek, ayağına basmak, dil çıkarmak kesinlikle yasak. Kural Üç: Güneş batmadan oyun bitmek zorunda çünkü size zarar vermek isteyecek kötü adamlar ay ışığını çok sever. Oyunun oynanış şekli oldukça basitti. Önce bir ebe bulunur. Ebe yüzünü duvara dönerek, saymaya başlar. 10’a geldiğinde birisi saklanmaya gider. 100’e gelmeden ebe saklanan çocuğu bulmak zorunda, yoksa oyundan elenir. Beş kişiyle, yirmi sekiz kişi arasında oynanabilen bu oyun yediyle, otuz altı dakika arasında tamamlanır. Oyunun adı Ebegüleneç.

Ebegüleneç bir kaç ay çok popüler oldu. Sonradan bizim mahalleden başağıdaki sokağa da yayıldı ama dünya çapında bir ün kazandığını söyleyemeyeceğim. Sanırım en çok ismi ilgilerini çekmişti. Duyan herkesi kahkaha krizlerine sokması hoşuma gitti. Hayallerimle insanları güldürebildiğime göre bundan sonrası daha kolay olur diye düşündüm.

Johnstown’da doğdum. New York eyaletindeki küçük bir kasaba. Ardından benim büyümem için Gloversville’e taşınmanın daha uygun olacağına karar verdiler. Babam inşaat işçisiydi. Bütün gününü demir çubuklar üzerinde dengede kalmaya çalışarak geçiren adam, geceleri de annemle benim aramdaki dengeyi kurmaya çalışırdı. O gün içerisinde ben ya üzerimdekileri çamura bulamış, ya yemeğimi beğenmemiş ya da okulda kötü bir not almış olarak eve gelmiş olurdum. Değişmeyen tek şey, duvarlara yazdığım kısacık cümleler ve defterlerimi doldurduğum kelimeler olurdu. Anneme kalsa bir tulum giyip beni babamın yanına postalamaya çoktan hazırdı ama babam okumam konusunda kararlı davrandı. Sonraki yıllarda onun için derslerle ilişkimi biraz daha yoluna sokmaya karar verdim.

Arizona Üniversite’ne kabul edildiğimde on sekiz yaşımı yeni doldurmuştum. Amerikan Edebiyatı derslerine yazılmaya karar verdim. Yazı, sürekli serserilikle uğraşmaya çalışan ruhumu biraz olsun dinlendiren tek şeydi. Tarihse sadece ilgim olduğu için seçtiğim bölümdü. Geçmişin, geleceğin sinyallerini verdiğini düşündüm hep. Onu tanırsam beni bekleyenlere karşı hazırlıklı olacağıma inandım.

1980’de üçüncü sınıf ödevimi yazmaya çalışırken, hayattan elini ayağını çekme maratonunda önlerde yarışmaktaydım. Kahve fincanı, daktilo ve kağıt destelerine kapanmış halde tezimi tamamlamaya çalışırken aslında yapmak istediğimin bu olmadığını farkettim. Ben gerçeklerle yüzleşmek, ciddi durumlar hakkında fikrimi belirtmek ve günlerimi cevabını bile bilmediğim sorularla harcamak için doğmuş olamazdım. Hayallerimi yazmak, kahvede biriyle konuştuklarımı herkesin ilgisini çekecek bir hikayeye dönüştürmek ve tabii ki biraz tembel bir hayat için doğmuş olduğumu farkettim. Akademisyenler, filozoflar, sosyologlar ve psikologlar “gerçek nedir” sorgulamalarıyla vakit harcayabilirler. Ben kelimeleri biraz başıboş bırakmaktan yanayım.

Amerikan Edebiyatı Bölümü’yle başladığım okulu, 1981’de Yaratıcı Yazarlık diplomasıyla tamamladım. İnsanı mutlu eden işi bulmak, günlerini tomarla para yapıp, kuşkuyla geçirmekten daha zor. Bunu bulmuş olduğuma göre Porche kullanmamaya katlanabilirim.

Okuldan mezun olduktan sonra para kazanmam gerekti. Kitap yazmak için yeterli vaktim olacak ama beni fazla zorlamayacak bir iş. Southern Illinois Üniversitesi’nde roman yazarlığı, Colby College’de de yaratıcı yazarlık dersleri vermek üzere işe alındım. Yarı zamanlı, sevdiğim ve beni her gün geliştiren bir meslek. Bazen o kadar yetenekli öğrencilerim oldu ki, yazdıklarımı onlarla paylaşarak fikirlerini almamak için zor tuttum kendimi. Yazının şımarık ”rock star” tavırlarından kurtulmaya imkan yok.

İlk kitabım “Mohawk” sonunda ciltlenmiş, sayfa numaraları verilmiş ve basılmış olarak elime geçtiğinde hala okulda derslere devam ediyordum. Mohawk dersler arasında, okula üç kilometre uzaklıktaki salaş bir restoranda ortaya çıktı. Mekanın yalnızlığı mı yoksa benimki mi kelimeleri daha heyecanlandırdı emin değilim. Ama sonunda ortada durdukları şekliyle pek çok insanın canını yaktılar.

Okula devam ettim. Beslendiğim yer orası olduğu için. Çoğu zaman yazdığım karanlık dünyaların, babaları tarafından dövülen, tecavüze uğrayan, sokağa atılan çocukların, annelerinden kaçmak için fahişelik yapan kızların hikayelerini sınıfı dolduran çocuklardan öğrendim. Bizim sınıfta konuşmalar uzun sürmezdi. Kağıdını alan koridorda, bahçede ya da tuvalete kapanıp aklındakileri kelimelere döker, sonra suç işlemiş bir çocuğun silüetinden sınıfa geri dönerdi. Ben de boş kalan zamanlarımda yeni kitabımın kurgusu üzerine kafa patlatırdım. Sayfalar anlarda, cümleler zamanla ortaya çıktı.

Küçük şehirlerde çok vakit geçirdim. Önce sessizlikten girersiniz, sokakta yürüyen tek tük insanlar kim olduğunuzu anlamak için hafifçe başını eğer. Zararsız olduğunuza karar verirlerse yollarına devam ederler. Eğer geceyse ve tanınmadığınız bi kasabada dolaşmaya çıktıysanız pek çok gölgeyle karşılaşırsınız. Üzerine atlamanızdan çekinen yaşlılar ya da sizi soymak isteyen uyuşturucu bağımlıları olabilir. Herkes birbirinden korkarken düşmanın içimizde olması kaçınılmaz.

Yazmak benim işim, yazdıklarımı çekmek ilk kez Robert Benton ‘un aklına geldi. Bir gün telefonumda kısa bir mesaj belirdi. “Merhaba Russo. Robert Benton. Seninle şu hiçbir şeyin olmadığı kasaban hakkında konuşmak istiyorum. Kitabın puslu bir havanın yazıya dökülmüş haline benziyor. Ne dersin, içine bir kaç insan katıp, büyük ekranda oynatalım mı?” İki gün sonra anlaşmayı yapmıştık. Paul Newman, Jessica Tandy ve Melanie Griffit başrolleri aldı. Yazı benim için hep ilk sırada kaldı ama filmin donukluğuna da diyecek yok. Bu filmin senaryosuyla Oscar’a aday gösterildim.

Sıradan bir hikayeydi. Maine’in küçük tekstil kentlerinden birinde yaşayan Miles Roby’nin hikayesi. Bilirsiniz karısıyla boşanmanın sınırındadır, annesi sürekli sızlanan ve hayatından mutsuz olan yaşlı bir kadındır ve işleri asla istediği gibi gitmez. Söylediğim gibi, Amerikan kasabaları’nda yaşanan hayatların günlük akışından bir görüntü. Sanırım New York ışıkları altında ya da Los Angeles Bulvarları’nda yaşayan zengin tabakaya Afrika Dağları’nda bir gezinti gibi geliyor. Bir süre baktıktan sonra kokteyller ve elmaslarla doldurulmuş yaşamlarına geri dönüyorlar. Geriye kalan “Hay allah” diyen acıma seslerinin yankısı.

Pek çok kez yaratıcı olmamakla ve kendimi tekrar etmek suçlamalarıyla eleştirildim. Elbette öyleyim. Günlük rutinim asla yalnız bırakmam. Sizin gibi. Sabah işe giderken aldığınız büyük Sturbucks kahvesi, öğlen yediğiniz ton balıklı sandviç ya da akşamları televizyonda izlediğimiz beş kanal gibi. Hayat kendi kendine takılmaya kararlıyken ben nedne farklı olmak için çabalayım ki?

Ne yazık ki okullarda ders vermeyi “Nobody’s Fool” romanın hemen ardından bıraktım. Aklım pek çok şeye enerji harcayamayacak kadar meşgul son zamanlarda. Sürekli gezmek, yeni birilerile tanışmak, daha da sıradan insanlar keşfetmek için çalışıyorum. Bu sıradanlıkta psikopat bir hava var. Evinden kalkıp işine doğru yürüyen bir adamın ne zaman delirip birini vuracağını tahmin edemiyorsunuz. Sıradan insanlardaki bastırılmış öfke kokusu mahallenin köpeklerinin ilgisini çekiyor. Benim de. Kendi kendine konuşan kadınlar ve sürekli küfredenler. Yazmayı en sevdiklerimse Hank Deveraux gibi olanlar. “Straight Man” romanımdaki adam. Dümdüz, renksiz, etkisiz. Yaşam onlar olmadan da akışını sürdürebilir, pek çok zengin, snob ve ünlü insanı ölüme mahkum ederek. O benim üniversiteye, koridorlarda geçen günlere, kahvelerde okunan yazılara elveda kitabım oldu.

Bu günlerde arabama atlayıp önüme çıkan tüm lokantalarda duruyorum. Yağlı hamburger ve mayoneze bulanmış patates verenlerden. Barın kenarına uzun taburelerden birine konumlanıyorum. Yanıma çok adam gelip çöküyor. Uzun yolcular. Tır şöförleriyle muhabbet etmek, onlarca kitaptan alamayacağım bir zevk veriyor. Gerçek olan onlar, Miami plajlarında voleybol oynayanlar değil. Sadece sessizlikle iletişim kurabiliyorlar. Sigaralarını dudaklarının kenarına değdirip, boğuk sesleriyle bir iki kelime ettiklerinde televizyonda saatlerce konuşan şımarık aktristerden daha değerli oluyorlar. Benim için.

Sonra yine arabaya atlayıp bir yön seçiyorum. Kuzeybatıya doğru. Yeni kitabım için bir yer bulmam gerek. İthaca yakınlarındaki tek marketlik kasabalardan biri. Belki elli yaşlarında bir otobüs şöförü. O bana anlatmadan hikayesini okuyorum. Geniş omuzları yere eğilmiş, sararmış dişlerine purosunu sıkıştırıyor. Saat altı civarı.

Tagged with: