Urban Confessions

Amoz Oz: Yarın barış gelse

Posted in edebiyat, kitap, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-31
Sabah “bugün mutlu olmalıyım” diye güne başlarken, öğlen yorgunluk sempatizanı oluyorum. Daha ruhumun iki yarısı birbirini anlayamadı, birileri dünyada barış arıyor.

Haberlerde İsrail’te ölen asker sayısını açıkladılar: 112; Ocak ayında Filistin’de patlayanı bombalar: 25; Amerika’nın Irak’a yolladığı askeri uçak sayısı: 7. Ölüme harcadığımız para yaşama çabalarından daha fazla. Dünyanın nüfusu çok kalabalık geliyor olmalı. Aşık olmaya çalıştığım her gün kalbim bombalarla parçalanıyor. Bütün bu sisin içinde hala gülümsemeye çalışıyorum.

Ben bir entellektüelim. Sorular sorarak ve ideal çözümlere ulaşmaya çalışarak para kazanırım. Aslında amaç ütopik bir düzeni dünyaye entegre edebilmek. Ve artık bunu yapan pek fazla kişi klamadığı için bana para veriyorlar. Yolunda gitmeyenlerle mücadele edelim, fanatikleri iyileştirmek, korkakları iğnelemek, yobazların beyinlerinde ufak delikler açarak iltihaplı bölgeyi akıtmak gibi işler. Tıpkı bir doktor gibi. Yalnızca bilgisayarımın ve beynimde ordan oraya dolaşarak beni huzursuz eden kelimelerin yardımına ihtiyacım olur.

Savaşın içine doğdum. Lastik sesini silahtan, kanı ketçaptan, ölüm kokusunu pislikten ayırdetmeyi bilirim. Annem ve babam Yahudiydi. Bize ait topraklarda yaşadığımıza inandılar. Beni görmeye, sorgulamaya ve reddetmeye programlayarak büyüttüler. Irkımız, gözümüzü ilk açtığımız andan itiabaren mücadele etmek zorundaydı. Aslında doktor olmak isteyen Nazi subayının dehşeti gibi. Kudüs’te bize vadedilmiş topraklarda kendi geleceğimizi kurmaya çalışıyorduk. Babam ilk kelimenin “hak” olduğunu anlatır durmadan.

Bizim evde masal okumazdı. Dişlerimi fırçaladıktan sonra babam üzerinde çalıştığı kitabı alıp yanıma gelir, sallanan sandalyesindeki yerini alırdı. Tarih kitapları, daha mutlu olduğu günlerdeyse hikayeler. Masalların geçmiş yüzyılda yazılmış olduğunu söylerdi. Şimdi geleceğe inanmak için tüm duyularımızdan kurtulmamız gerekliydi. Masallar yalnızca aklımı karıştırırdı.

O bir kütüphaneciydi. Raflarda gidemediği ülkelerin yollarını ve tanışmadığı yazarların hayatlarını bulurdu. Çocukluğumda pek çok kez onunla kütüphaneye gittiğimi anımsıyorum. Beni edebiyat bölümüne götürüp en sevdiği yazarların numaralarını cebimdeki deftere yazardı. En eski olandan yeniye doğru. Tarihi öğrenmeden şimdiye anlam veremeyeceğimi söylerdi hep. Ben de koltuklarda birine oturup yeme saatine, ardından babamın beni gelip alacağı akşam karanlığına kadar okurdum. Bilmediğim kelimeleri not alırsam babam yokda bana açıklardı.

Bir gün Hesse okurken Tanrı diye birinden bahsedildiğini farkettim. Bu tanımadığım adam, etrafımda gördüğüm herşeyin yaratıcısı olacak kadar kudretli, benim uykumda bile yaptıklarımı izleyecek kadar dikkatli, yalan söylediğimi anlayacak kadar bilgiliydi. Kimse onu görmeden yaşadığımız her şey hükmedebiliyordu. Akşam yemeğinde babama sordum. Bunun yaşamaktan korkanların saçmalığı olduğunu anlattı bana. Kendisi bile benim aklımdan her geçeni bilemezken nasıl olur da bir hayalet bu kadar becerikli olabilirdi? Söyledikleri mantıklı geldi. Bir daha konuyu açmadım.

Okula başlayacağım yıl Tachkemini’ye yollandım. Bu bir din okuludur ve tanrı, musevilik, 12 Emir lafları geçmeyen bri ders bulmak çok zordur. Bana biraz garip geldi. Elbette her kafam karıştığında olduğu gibi babama danıştım. Babam bu sefer seçimlerden bahsetti. kimi zaman hayatta kötünün iyisini seçmek gerekirdi. Ideal bir dünyada herkesin istediğini yapabileceği bir düzen vardı. Bizimkinde olanla idare etmek zorundaydık. Bu durum beni biraz mutsuz etti. Ailem sosyalist olmadığı için yobaz Yahudilerle aynı sınıfı paylaşmak zorunda bırakılmıştım. Çocukken seçimlerinizi ailenizin yapması büyük haksızlık.

Sonra on iki yaşımdayken annem öldü. Keşke kanserden ya da beyin kanamasından gittiğini söyleyebilsem. O Shakespeare tarzı bir ölümü seçti. Sahne kapanırken kanların göründüğü, ve kışıçlardan birinin insanın bedenini savunmasız bıraktığı. Oysa Chehov vari bir sonu tercih edebilirdi. Bütün acılarına, ve inanmadığı bir geleceğe rağmen direnebilir, benim için ya da babam için burada kalmayı isteyebilirdi. Sanırım bakış açılarımız farklıydı. O çok güçsüz olduğuna karar verdi ve aramızdan ayrıldı. Ölmeden önce bana bir not bırakmış olmasını isterdim.

Protestolarım bundan sonra başladı. Bazı günler sadece radyonun sesi yüksek olduğu için, diğerlerinde büyük annem yumurtamı istediğim gibi hazırlayamadığı için, kimisindeyse sadece anahtar deliğini bulamadığı için öfke nöbetleri geçirdim. Her şeye kızgındım. Babam kendi halinde yaşantısına devam ediyor mümkün olduğunca az konuşmaya çalışıyordu. Daha sonraki yıllarda anneme, hayatımıza ve bana olanlar yüzünden kendini suçladığını anladım. İki erkek, evdeki yaşlı bir kadının varlığına rağmen korunmasız kalmıştık. On beş yaşımda Kibbutz’a taşındım oldum. Anneme, babama ve beni tanımlamaya çalışan bütün akrabalarıma cevaben.

Tel Aviv yeterince radikal değildi. Bütün bu baskılar, zorlamalar, faşist düzene ayak uydurmaya çalışan Yahudiler. Reddettim. Kibbutz topraklarına mutluluğu buldum. Eşsiz yeşilin arasına kurulmuş hamaklarımızda, kendimizi değil, dünyayı nasıl kurtaracağımızı düşlerdik. Bencillik yüzünden bu hale gelen yaşam üç beş akıllı yazarın sözcükleriyle düzeleceğe benzemiyordu.

Başka dünyaları hayal ettim. Sadece ölmemek için savaşan askerleri, çocuğunun hayatını kurtarmak için fahişelik yapan anneleri, tecavüze uğradığı halde sessiz kalan çocukları… ardından faşistleri, kendi topraklarında hayatlarını kurmak isteyen halkları, dağlarda odunla ısınmak zorunda olan eşkiyaları… hepsi birbirinden üzücü senaryolar ve hiçkimseye zorunlu bırakıldığı hayata bağlandıkları için kızamadım.

Herşey zorlaştı. Başka hayatları anlamak garip bir kızgınlık hissi verdi. Kime olduğunu bilemediğim öfkem içimde birikti her gün. Gece yatmadan “Peki ben çocuğunun daha iyi bir okula gitmesi için dolandırıcak yapan adama nasıl kızmalıyım?” derken buldum kendimi. Sabah uyandığımda “Ya bu adam benim banka kasamı boşaltsa ne yapardım?” diye düşündüm. Soyadımı direnç anlamına geren “Oz” kelimesine çevirdim. Bir dövme gibi tenime yapıştı.

1950’lerde bütün İsrailli’ler gibi orduya alındım. Tank kullanıyordum. Oyuncak. Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gitti. İnsanlar benim yüzümden ölse bile önemi yoktu. Nasılsa oyunun sonunda hepsi hayatta kalacaktı. Twity yüzünden başına gelmedik olay kalmayan Silvester gibi. Sonra savaş bir gün bitti, hepimiz evlerimize yollandık. Hayata devam etmemizi beklediler. Pek çoğumuz başaramadık.

Savaştan sonra Üniversitede edebiyat dersleri almaya başladım. Durmadan yazıyordum. Aklıma gelen herşeyi. Bazen barışa olan özlemimi diğer zamanlarda aşkları. İçimde beni kurcalayan ne varsa. Yirmi iki yaşımda ilk kitabım yayınlandı. Bundan sonra her yıl bir kitap yayınlamaya çalıştım. Fikirler asla tükenmedi.

Davar’da yazmaya başladığımda daha çok gençtim. Yeni fikirlere ihtiyaçları vardı. Barışa yönlendiren, egolardan arınmış, Yahudi olmanın mecburi aşağılanma olduğunu düşünmeyen. Ben sadece şunu söyledim: “barışa giden yolda silahlar olamaz. Filistin-İsrail savaşı, ırk ve din yüzünden değil, kimse fedakarlık yapmaya yanaşmadığı için sürüp gidiyor. Gururları yüzünden birbirini aldatan sevgililer gibi. “ Cesur kelimelerimle onları tavladım. Herkesin yeni sözlüklere ihtiyacı vardı.

1986’da oğlumun astım krizleri yüzünden Kibbutz topraklarından ayrılmak zorunda kaldığımda aslında aidiyetin alışkanlıktan geldiğini anladım. Neredeyse otuz yıl sonra evimi terkederken yalnızca karımı ve çocuklarımı yanımda götürdüm. Seçimler. Bir kez daha.

Pek çok romanım İsrail topraklarında bu halkın yaşadıklarını anlattı. Kurban gibi değil, aşığını arayan bir kadın gibi. Tutkuyla. Kimi zaman çaresizlik karıştı yazdıklarıma ama hemen pes etmedim. O kadar kolay olmaz militanlık. Hele barış içinde bir dünya isterken daha da güçlü durmak gerek. Yaşadığımız yüzyıl dünya tarihindeki en çalkantılı, en zorlu, en acımasız olanı. Onlarca savaşa rağmen hala ayakta durduğuna göre, bundan sonrası için bir şans var.

Bir ülke iki ırkın arasında kaldığında yapacak çok şey yoktur. Silahlar çıkar, birileri ölür ve kan davası yeni gençler yetişene kadar devam eder. Filistin- İsrail durumunda işin içine din ikilemi de karışınca ortaya çıkan tablo oldukça karamsar. Benim çözümlerim kimsenin işine yaramıyor gibi. Bilmiyorum belki fazla iyimser davranıyorum. İçimdeki şeytan hala insanların doğru kelimeleri kullanırlarsa anlaşabileceklerini fısıldıyor.

Bazen, bütün yazdıklarıma rağmen inançsızlığa düşüyorum. Ya bütün bunlar boşunaysa? Her gün başka bir kıtadan bomba, saldırı, terör haberleri doluyor televizyona. Bilgisayarı her açtığımda ekranda başka bir patlama manşeti görüyorum. İnsanlar akıllanmıyor. Sonra hemen gözlerimi kapıyorum. Biliyorum çünkü. Bir dakika ellerindeki silahları bırakıp mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyanusa bıraksalar… O zaman hepsinden vazgeçecekler. Toprağın kokusunu duyduklarında, kayalara çıplak ayaklarıyla dokunduklarında ya da kulakları serçeleri yakaladığında. İşte o gün hepsi silahları derin çukurlara atıp özgürlük şarkıları söyleyecekler. Filistinli bir genç anlamadığım bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. Ağlamaya başladığında yanında ben olacağım. Omzuma yaslansın diye. Belki sadece üç dört dakika susacağız. Sonra cebinden bir fotoğraf çıkaracak ve Ahmet diyecek.

Işte o zaman aynı dili konuşacağız

Tagged with:

Richard Russo: Sıradan bir günde doğdum

Posted in edebiyat, kitap by anlamarama on Mayıs 2, 2009

picture-4
Gerçeklik. Masanın üzerindeki bardak, dün gece bulduğun tutkulu aşk kelimelerinden daha gerçek. Saçmalık değil mi? Etrafındakiler, başkalarının parası ya da içtiğin minestrone çorbası, sevgilinin kapıdan çıkıp gitmesinden gerçek. İsmini değiştiremezsin çünkü. Akşam yemekte “sallama çorbası” yedim diyerek anlatamazsın hikayeyi. Oysa kapının arkasında kalan sen olsan bile ‘”ben gitmesini öyle çok istedim ki sonunda terk etti işte” diye bitebilir cümle. O an gerçek senin inandıkların.

Şimdi ilk ders bitti. İkincisi daha karmaşık. Gördüklerinle anlatamazsın çünkü hikayeyi. Sana inanacak, korkularını hissedecek hatta hayaletlere inanacak birileri gerek. Sarhoş değilken bile sallanarak yürüdüğün bir yol, mutluyken ağlamana naden olacak bir kadın, sıkıntı dakikalarında seni heyecanlandıracak iş. Daha kolay olmasını ben de düşlemiştim ama yetmiş yılı aşan ömrümde mükemmel bir rüya hiç göremedim. O yüzden anlattıklarım uzun bir romanın bir kaç sayfasından ibaret olacak. Dinlemesi, yorumlaması hatta yeniden yazması sizden. Ben yalnızca bir iki ipucu vermek istedim. Vazgeçmek isteyenlere yardımcı olsun diye.

1949 yılında doğdum. Yengeç burcu, biraz çekingen, sonsuza kadar hayalperest, mecburen lider. Sokağa ilk çıktığımda tanımadığım bir iki çocuğu toplayıp günlerdir rüyalarında gördüğüm oyunu öğretmek için boş arsaya toplanmalarını söyledim. Kural bir:Bu oyunu oynarken yeşil giyemezsiniz. Çünkü yeşil ağaçların ve yaprakların rengidir ve onların arasında kaybolursanız bu sizi arayan zavallı ebe için oldukça üzücü olabilir. Kural iki;: Saçından çekmek, ayağına basmak, dil çıkarmak kesinlikle yasak. Kural Üç: Güneş batmadan oyun bitmek zorunda çünkü size zarar vermek isteyecek kötü adamlar ay ışığını çok sever. Oyunun oynanış şekli oldukça basitti. Önce bir ebe bulunur. Ebe yüzünü duvara dönerek, saymaya başlar. 10’a geldiğinde birisi saklanmaya gider. 100’e gelmeden ebe saklanan çocuğu bulmak zorunda, yoksa oyundan elenir. Beş kişiyle, yirmi sekiz kişi arasında oynanabilen bu oyun yediyle, otuz altı dakika arasında tamamlanır. Oyunun adı Ebegüleneç.

Ebegüleneç bir kaç ay çok popüler oldu. Sonradan bizim mahalleden başağıdaki sokağa da yayıldı ama dünya çapında bir ün kazandığını söyleyemeyeceğim. Sanırım en çok ismi ilgilerini çekmişti. Duyan herkesi kahkaha krizlerine sokması hoşuma gitti. Hayallerimle insanları güldürebildiğime göre bundan sonrası daha kolay olur diye düşündüm.

Johnstown’da doğdum. New York eyaletindeki küçük bir kasaba. Ardından benim büyümem için Gloversville’e taşınmanın daha uygun olacağına karar verdiler. Babam inşaat işçisiydi. Bütün gününü demir çubuklar üzerinde dengede kalmaya çalışarak geçiren adam, geceleri de annemle benim aramdaki dengeyi kurmaya çalışırdı. O gün içerisinde ben ya üzerimdekileri çamura bulamış, ya yemeğimi beğenmemiş ya da okulda kötü bir not almış olarak eve gelmiş olurdum. Değişmeyen tek şey, duvarlara yazdığım kısacık cümleler ve defterlerimi doldurduğum kelimeler olurdu. Anneme kalsa bir tulum giyip beni babamın yanına postalamaya çoktan hazırdı ama babam okumam konusunda kararlı davrandı. Sonraki yıllarda onun için derslerle ilişkimi biraz daha yoluna sokmaya karar verdim.

Arizona Üniversite’ne kabul edildiğimde on sekiz yaşımı yeni doldurmuştum. Amerikan Edebiyatı derslerine yazılmaya karar verdim. Yazı, sürekli serserilikle uğraşmaya çalışan ruhumu biraz olsun dinlendiren tek şeydi. Tarihse sadece ilgim olduğu için seçtiğim bölümdü. Geçmişin, geleceğin sinyallerini verdiğini düşündüm hep. Onu tanırsam beni bekleyenlere karşı hazırlıklı olacağıma inandım.

1980’de üçüncü sınıf ödevimi yazmaya çalışırken, hayattan elini ayağını çekme maratonunda önlerde yarışmaktaydım. Kahve fincanı, daktilo ve kağıt destelerine kapanmış halde tezimi tamamlamaya çalışırken aslında yapmak istediğimin bu olmadığını farkettim. Ben gerçeklerle yüzleşmek, ciddi durumlar hakkında fikrimi belirtmek ve günlerimi cevabını bile bilmediğim sorularla harcamak için doğmuş olamazdım. Hayallerimi yazmak, kahvede biriyle konuştuklarımı herkesin ilgisini çekecek bir hikayeye dönüştürmek ve tabii ki biraz tembel bir hayat için doğmuş olduğumu farkettim. Akademisyenler, filozoflar, sosyologlar ve psikologlar “gerçek nedir” sorgulamalarıyla vakit harcayabilirler. Ben kelimeleri biraz başıboş bırakmaktan yanayım.

Amerikan Edebiyatı Bölümü’yle başladığım okulu, 1981’de Yaratıcı Yazarlık diplomasıyla tamamladım. İnsanı mutlu eden işi bulmak, günlerini tomarla para yapıp, kuşkuyla geçirmekten daha zor. Bunu bulmuş olduğuma göre Porche kullanmamaya katlanabilirim.

Okuldan mezun olduktan sonra para kazanmam gerekti. Kitap yazmak için yeterli vaktim olacak ama beni fazla zorlamayacak bir iş. Southern Illinois Üniversitesi’nde roman yazarlığı, Colby College’de de yaratıcı yazarlık dersleri vermek üzere işe alındım. Yarı zamanlı, sevdiğim ve beni her gün geliştiren bir meslek. Bazen o kadar yetenekli öğrencilerim oldu ki, yazdıklarımı onlarla paylaşarak fikirlerini almamak için zor tuttum kendimi. Yazının şımarık ”rock star” tavırlarından kurtulmaya imkan yok.

İlk kitabım “Mohawk” sonunda ciltlenmiş, sayfa numaraları verilmiş ve basılmış olarak elime geçtiğinde hala okulda derslere devam ediyordum. Mohawk dersler arasında, okula üç kilometre uzaklıktaki salaş bir restoranda ortaya çıktı. Mekanın yalnızlığı mı yoksa benimki mi kelimeleri daha heyecanlandırdı emin değilim. Ama sonunda ortada durdukları şekliyle pek çok insanın canını yaktılar.

Okula devam ettim. Beslendiğim yer orası olduğu için. Çoğu zaman yazdığım karanlık dünyaların, babaları tarafından dövülen, tecavüze uğrayan, sokağa atılan çocukların, annelerinden kaçmak için fahişelik yapan kızların hikayelerini sınıfı dolduran çocuklardan öğrendim. Bizim sınıfta konuşmalar uzun sürmezdi. Kağıdını alan koridorda, bahçede ya da tuvalete kapanıp aklındakileri kelimelere döker, sonra suç işlemiş bir çocuğun silüetinden sınıfa geri dönerdi. Ben de boş kalan zamanlarımda yeni kitabımın kurgusu üzerine kafa patlatırdım. Sayfalar anlarda, cümleler zamanla ortaya çıktı.

Küçük şehirlerde çok vakit geçirdim. Önce sessizlikten girersiniz, sokakta yürüyen tek tük insanlar kim olduğunuzu anlamak için hafifçe başını eğer. Zararsız olduğunuza karar verirlerse yollarına devam ederler. Eğer geceyse ve tanınmadığınız bi kasabada dolaşmaya çıktıysanız pek çok gölgeyle karşılaşırsınız. Üzerine atlamanızdan çekinen yaşlılar ya da sizi soymak isteyen uyuşturucu bağımlıları olabilir. Herkes birbirinden korkarken düşmanın içimizde olması kaçınılmaz.

Yazmak benim işim, yazdıklarımı çekmek ilk kez Robert Benton ‘un aklına geldi. Bir gün telefonumda kısa bir mesaj belirdi. “Merhaba Russo. Robert Benton. Seninle şu hiçbir şeyin olmadığı kasaban hakkında konuşmak istiyorum. Kitabın puslu bir havanın yazıya dökülmüş haline benziyor. Ne dersin, içine bir kaç insan katıp, büyük ekranda oynatalım mı?” İki gün sonra anlaşmayı yapmıştık. Paul Newman, Jessica Tandy ve Melanie Griffit başrolleri aldı. Yazı benim için hep ilk sırada kaldı ama filmin donukluğuna da diyecek yok. Bu filmin senaryosuyla Oscar’a aday gösterildim.

Sıradan bir hikayeydi. Maine’in küçük tekstil kentlerinden birinde yaşayan Miles Roby’nin hikayesi. Bilirsiniz karısıyla boşanmanın sınırındadır, annesi sürekli sızlanan ve hayatından mutsuz olan yaşlı bir kadındır ve işleri asla istediği gibi gitmez. Söylediğim gibi, Amerikan kasabaları’nda yaşanan hayatların günlük akışından bir görüntü. Sanırım New York ışıkları altında ya da Los Angeles Bulvarları’nda yaşayan zengin tabakaya Afrika Dağları’nda bir gezinti gibi geliyor. Bir süre baktıktan sonra kokteyller ve elmaslarla doldurulmuş yaşamlarına geri dönüyorlar. Geriye kalan “Hay allah” diyen acıma seslerinin yankısı.

Pek çok kez yaratıcı olmamakla ve kendimi tekrar etmek suçlamalarıyla eleştirildim. Elbette öyleyim. Günlük rutinim asla yalnız bırakmam. Sizin gibi. Sabah işe giderken aldığınız büyük Sturbucks kahvesi, öğlen yediğiniz ton balıklı sandviç ya da akşamları televizyonda izlediğimiz beş kanal gibi. Hayat kendi kendine takılmaya kararlıyken ben nedne farklı olmak için çabalayım ki?

Ne yazık ki okullarda ders vermeyi “Nobody’s Fool” romanın hemen ardından bıraktım. Aklım pek çok şeye enerji harcayamayacak kadar meşgul son zamanlarda. Sürekli gezmek, yeni birilerile tanışmak, daha da sıradan insanlar keşfetmek için çalışıyorum. Bu sıradanlıkta psikopat bir hava var. Evinden kalkıp işine doğru yürüyen bir adamın ne zaman delirip birini vuracağını tahmin edemiyorsunuz. Sıradan insanlardaki bastırılmış öfke kokusu mahallenin köpeklerinin ilgisini çekiyor. Benim de. Kendi kendine konuşan kadınlar ve sürekli küfredenler. Yazmayı en sevdiklerimse Hank Deveraux gibi olanlar. “Straight Man” romanımdaki adam. Dümdüz, renksiz, etkisiz. Yaşam onlar olmadan da akışını sürdürebilir, pek çok zengin, snob ve ünlü insanı ölüme mahkum ederek. O benim üniversiteye, koridorlarda geçen günlere, kahvelerde okunan yazılara elveda kitabım oldu.

Bu günlerde arabama atlayıp önüme çıkan tüm lokantalarda duruyorum. Yağlı hamburger ve mayoneze bulanmış patates verenlerden. Barın kenarına uzun taburelerden birine konumlanıyorum. Yanıma çok adam gelip çöküyor. Uzun yolcular. Tır şöförleriyle muhabbet etmek, onlarca kitaptan alamayacağım bir zevk veriyor. Gerçek olan onlar, Miami plajlarında voleybol oynayanlar değil. Sadece sessizlikle iletişim kurabiliyorlar. Sigaralarını dudaklarının kenarına değdirip, boğuk sesleriyle bir iki kelime ettiklerinde televizyonda saatlerce konuşan şımarık aktristerden daha değerli oluyorlar. Benim için.

Sonra yine arabaya atlayıp bir yön seçiyorum. Kuzeybatıya doğru. Yeni kitabım için bir yer bulmam gerek. İthaca yakınlarındaki tek marketlik kasabalardan biri. Belki elli yaşlarında bir otobüs şöförü. O bana anlatmadan hikayesini okuyorum. Geniş omuzları yere eğilmiş, sararmış dişlerine purosunu sıkıştırıyor. Saat altı civarı.

Tagged with:

Ustaya saygı kuşağı

Posted in art, kitap by anlamarama on Mayıs 2, 2009

Cumartesi sabahı. Güneşin neşesi yerinde. Öğlen sularında hafiften yüzünü göstermeye de başladı. Teşvikiye’den dolmuşa atlayıp Taksim’e vardım. Sonrasında da Robinson’a. Bugünkü amacım yeni yayın evlerini keşfetmek. Bu arada son çıkan kitaplara ve Türk yazarlara da göz atmayı unutmadım. Hepsinden beşer sayfa. Alıp almamaya karar verme zamanı. Özdemir Asaf tanıdık olduğum üçüncü bölmeden gülümsedi bana. Okudum. On beş yirmi dakika. Melankoli yine bedenime oturan, Asaf’ın karşıma çıktığı her yerde…

—-
Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz……
—-
Önce, büyük büyük düşündüm;
Sonra büyük büyük yaşadım.
Ne varsa, onlar aldı.
Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.
—-
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi

Tagged with:

Beklenmeyen Şahit

Posted in Etiket, kitap by anlamarama on Nisan 28, 2009

picture-25
Bir türlü içinden çıkamadığım ikilem şu: bazen, gözlerimi uyku tutmadığında, geceye dalabilmek için kitap okurum. Ama ne yazık ki pembe dizim haline dönüşen polisiye kitapların sonuna ulaşabilmek hırsıyla sabaha kadar uykudan kaçtığım da olmuştur. Bu gece de aynı senaryonun girdabına kapılmadan önce Türkçe’ye çevrilen en iyi polisiye kitaplarının bir listesini yazmak istedim. Bulun, alın, okuyun. Yok ben kitap sevmem derseniz de en iyi polisiye diziler listemi bekleyin.
1. Lawrence Block – Gönülçelen Hırsız
2. Sue Grafton – Hesaplaşma’nın H’si
3. Georges Simenon – Flamanlar’ın Evinde
4. Val Mc Dermid – Deniz Kızları Şarkı Söylüyor
5. Jeremiah Healy – Tıpkı Uyku Gibi
6. Lilian Jackson Braun – Kanape Atıştıran Kedi
7. Raymond Chandler – Göldeki Kadın
8. Lawrence Block – Gönülçelen Hırsız
9. Maj Sjövall/Per Wahlöö – Oteldeki Cinayet
10. Sir Arthur Conan Doyle – Sherlock Holmes
11. Daniel Pennac – Küçük Yazı Satıcısı
12. Edgar Allen Poe – Morg Sokağı Cinayeti
13. Agatha Christie – Ölüm Sessiz Geldi

Tagged with: