Urban Confessions

BLOG TAŞINDI! BLOG TAŞINDI! BLOG TAŞINDI!

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mayıs 15, 2009

BU BLOG http://hazalyilmaz.com/anlamarama/ ADRESİNE TAŞINMIŞTIR!
BOOKMARK’LARINIZI DEĞİŞTİRMENİZİ RİCA EDER, PROGRAMIMIZA ORADAN DEVAM EDERİZ.

Reklamlar

BU BLOG TAŞINIYOR!!!

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mayıs 14, 2009

BU BLOG http://hazalyilmaz.com/anlamarama/ ADRESİNE TAŞINMIŞTIR!
BOOKMARK’LARINIZI DEĞİŞTİRMENİZİ RİCA EDER, PROGRAMIMIZA ORADAN DEVAM EDERİZ.

projemlemutluyum.com

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mayıs 7, 2009

picture-23
Akşam beş’te telefonla arandım. “Hadi kalk Nişantaşı’nda buluşuyoruz. Proje konuşmamız gerek.” Tabii ki bu lafı ikiletmeden elime ilk gelenleri üzerime geçirdim. Hızla evden ayrılarak, hedefe kitlendim.
Ayça, Hande, Hakan, ben yeni bulduğumuz cafe-ofisimizin en büyük masasını hakimiyetimiz altına aldık. Süreç boyunca yaptığımız tek şey domain ismi araşırmak. fuck.me, talkto.me, love.me, hecheatedon.me, desire.me… Her şey alınmış, açık artırmalar başlamış, biz üç sıfırlı işlerde çalışırken dünya nerelere gitmiş? Yine de aradan dereden bir iki nefis web sitesi kurtardık, içini doldurmak için çalışmalara başladık.
Bir sonraki etap, site ismi bulma denemeleri devam ederken son RSS’leri takip etmek için mail’ime bir göz atıyorum. Karşıma çıkan site http://www.davidchipperfield.co.uk/. Hemen evden taşınıp, müstakil eve geçmelik.

Tagged with: ,

103. R.I.P.

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mayıs 5, 2009

picture-16
Facebook’tan toplu mail gelmiş. Altı aylık askerliği biten arkadaşımızın şerefine, 15 Mayıs gecesi Yakup’ta buluşuluyor. Tercihen sek rakılar, mezelere eşlik ediliyor. Sarhoş olunuyor, şarkılar söyleniyor, askerlik anıları dinleniyor. Buraya kadar program tamam. Keyfimiz yerinde.
Problem, sekiz mesaj sonrasında Berlin’de olduğu için aramıza katılamayacağını bildiren Kerem yüzünden başlıyor. Berlin aşkım an itibariyle tavan yapmış durumda. Gece üçe kadar uyuyup dörtte gidilen kulüpler, o muhteşem Frankfurter sosisleri, Kastanienalle üzerinde iki euro’ya içilen martiniler bilgisayarın önünde dans etmekte.
Eski albümler arasında gezinip şu muhteşem gece kulübünün adını arıyorum. Watergate değil, hemen solunda biraz daha evcimen olan. http://www.103club.de/.
Kötü haber mekanın bugün itibariyle kapanıyor olması. Kerem kapıya bir gül bırak!

Tagged with: ,

Londra havasına Kazanova çıkartması

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mart 3, 2009

jude_law_001

Otuz yedi yaşın keyfini yirmilerin snobluğuna taşıyan, şizofrenken bile keyfimizi yerine getiren,  aptal sarışın mitlerini yerle bir eden, Oscar Wilde hayranı Jude Law’un çekim alanından kurtulmak için Alaska’ya kaçmak gerekebilir.

‘The Talented Mr. Ripley’,’Road to Perdition’, ‘Cold Mountain’, ‘Alfie’, ‘I Love Huckabies’, ‘The Aviator’, ‘Closer’, ‘My Blueberry Nights’, ‘Sleuth’… Bu filmlerin tek ortak noktası Jude Law’ın hafif yana kaymış gülümsemesini ve kadınları kendine aşık eden mavi gözlerini birleştirmesi.Yay burcu; üç çocuk babası; kollarında eski karısı Sadie için yazılmış “You came along to turn on everyone, Sexy Sadie” dövmesi; aidiyet, itaat ve  sadaket kavramlarının yakınında dolaşmayan; güneşte yanmış teni ve saçının her rengiyle plazmaya yakışan adam.

İsmini Beatles’ın Hey Jude şarkısından çalan anne ve babası, tiyatro okulu işletirken, oğullarına dik duruş tekniklerini, sesini doğru kullanma şekillerini ve sahnede parlamanın altın kurallarını öğretir. On beş yaşında Ulusal Müzik Tiyatro’sunda oyunlara çıkmaya başlayan Jude, çok geçmeden zor rollerin adamı olduğunu kanıtlar. Ödüller gelmekte gecikmez.1995’te Broadway’de Kathleen Turner ve Sex and The City’nin yıldızı Cynthia Nixon ile sahneye çıkan Jude, yakışıklılığını aşan yeteneğiyle pek çok kritiğin ilgisini çeker. İngiliz televizyonlarında oynadığı diziler ve kısa filmlerinden sonraysa Hollywood için tek yön bir bilet ve küçük bir sırt çantasıyla yola çıkar.

Jude Law heyecanı, merakı ve bitmeyen azmi sayesinde kısa sürede Hollywood yönetmenlerinin beğenisini kazanır. Artificial Intelligence:Al filmi yüzünden dans desleri almasının, Cold Mountain çekimlerine başlamadan saksafon çalmasının ve tabii ki film setlerinde elinden düşmeyen kitaplarının da pek çok aklı havada yeni yetme aktörün önüne geçmesinde katkısı olmuştur ancak Jude Law’a asıl yükselişini getiren 2002 yılında hayvan haklarını korumak için çevrilen kürk karşıtı reklamlara katılmayı kabul etmesiyle olur. Sadece bir yüz değil, aynı zamanda aktivist de olduğunu gösteren Law hayran kitlesini giderek genişletir.

‘Enemy at the Gates’de kirli tırnaklı, çirkin bir nişancı, ‘The Talented Mr. Ripley’de İtalyan rivierasında dolce vita hayatı yaşayan bir bohem, ‘My Blueberry Nights’da hayallerine veda etmiş bir barmen, … Her rolün adamı Jude Law yönetmenin hayranlığını kazanan bir şair. Jude Law ne yazık ki film ekranlarındaki muhteşem yüzünü sevgililerine göstermekte pek başarılı olamaz. Önce ilk eşi Sadie Frost tarafından başka kadınların varlığına dayanamadığı için terkedeilen Law, ardından kimsenin hayır diyemeyeceği Sienna Miller’ı, çocuklarının bakıcısıyla aldatır. Jude Law basına yaptığı açıklamada Miller’dan özür dilese bile hayranlarının yeninden beğenisini kazanmak için birkaç başarılı rol, elle tutulur hayır işleri ve elbette şok etkisi yaratacak yeni bir aşk açıklaması yapmak  zorundadır. Adı geçen kadınlar arasında Lindsay Lohan, İngiltere Harper Magazin’in yayın yönetmeni Kim Hersov, ve tabii ki Closer’daki rol arkadaşı Natalie Portman vardır.

Paparazzi sayfalarında görmediğimiz zamanlarda Jude Law’u, 2009’da Kenneth Branagh tarafından sahnelenmeye başlanacak ‘Hamlet’de Prince Hamlet rolünün provalarında ya da Terry Gilliam’ın son filminde Heath Ledger’ın yokluğunu doldurmaya çalışırken görebilirsiniz.

Adamları boşverin, ben Berlin’e aşık oldum!

Posted in bar, gecehayatı, Uncategorized by anlamarama on Mart 3, 2009

berlin-gece-genel-gorunum

Bu yazı Berlin hakkında olmalıydı.  Berlin’in gece hayatı, Berlin butikleri, Berlin yemekleri ya da Berlin birası. Oysa yazmak için bilgisayarın karşısına geçtiğimde kelimeler gelmedi. Berlin’de kalmış olabileceklerini düşündüm. Aramak için yine gitmeli…

İlk kez aşık olduğumda aklımdan şöyle bir fikir geçti. “Bundan öncekiler hiçti. Olmam gereken yer burası.” Ardından yeni bir işe başladım. Bu kez kendime şunları söyledim.”Bu yepyeni bir hayatın başlangıcı.” Bir de en son Michel Gondry filmlerinden birini izlerken “Hayallerimdeki hayata ulaşmak gibi” demiştim. Berlin bana bütün bu cümleleri yeniden tekrarlattı.
Her Türk gibi birbirimize kaygıyla bakarak pasaport kontrolüne doğru ilerledik. Gözlüklü bay pasaportumdaki fotoğrafa baktı. Sayfaları karıştırdı. Saniyeleri saymaya başladım. On sekiz, On dokuz. Küçük bölmeye yeni biri girdi. Kızgın kaşları bana yöneldi. Yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş, ellerimde garip bir terleme hissi. Otuz iki. Sakin olmalıyım.  Otuzdokuz. Kırk. Gözlüklü Bay gülümseyerek damgalanmış pasaportu bana doğru uzattı. İlk aşama tamam. Bundan sonra yaşayacaklarım daha zor olamaz.

İlk gece arabayla sokaklarda hızlı bir tur attık. Herşeyden önce, Berlin’de gece ondan sonra yemek yiyecek yer bulmanız çok olası değil. Bu yüzden mecburi istikamet Türk imbislerinden birine ilerleyip, çok özlediğimiz döner kebaplardan edindik. Tadı biraz farklı. Hiç değilse Berlin etine karışmış diyerek, kendimizi yeni bir şehirde olmanın heyecanına kaptırdık. Karnımız doyduktan sonra güzel bir Alman birası aramanın tam vakti! Ne yazık ki henüz şehri tanımıyoruz. Bildiğimiz tek şey, bütün ilginç kulüplerin binaların alt katlarına ya da kanal boyunca sıralı olduğu. Mahzenler biraz tehlikeli, bu durumda kanal daha akıllıca görünüyor. Yıkılmış Berlin duvarının, nostaljik anılarını geride bıraktıktan sonra karşımızda iki seçenek var: Watergate önündeki uzun kuyruktan da anlaşılacağı gibi Berlin’in en popüler kulübü. Bu durumda hemen yanına saklanan 103 ilk seçim gibi görünüyor. Ve karşımızda Babylon’un Berlin şubesi. Dans müziği sevenler için zevkli bir mekan. Müzik konuşmaları sabote etmemek üzere ayarlanmış, içeride dans pistine kaplayan yüzlerce insan. Herkesin keyfi yerinde.

Berlin geceleri dedikleri kadar uzun. Saat dört ve henüz kulüp yeni dolmaya başlıyor. Yolculuk yorgunluğumuz bir gün öncesinde kalmış ufak bir ayrıntı, müziğe kapılıp gidiyoruz. Saat beş. İnsanlar bara doğru yönlenirken biz de kapıyı zorluyoruz. Artık eve gitme zamanı. Watergate’in kapısı gece birde olduğundan daha az kalabalık değil. Berlin’de yabancı nüfusu ve sirkülasyon çok fazla, dolayısıyla çok ucuza ev kiralamak mümkün. Bizim yaşadığımız ev, yerleri biraz gıcırdayan, tavanı dört metrelik eski binalardan birinde, ünlü Ka.De.We’nin hemen yanında. Sabahın altısında bedenimizde yorgunluk, günün ilk ışıklarıyla buluşmuşken, yattığımız yerin de çok önemi yok.  Saatler ona kurulu, fazla vakit kaybı yaşamamak için.

Evin güzelliğinin sabah farkına varıyoruz. Raflarda pikaplar, mutfak raflarında kahve gizli. Pencerenin dışarısındaki hava oldukça güzel, hafif bir güneş ışığı gözümü alıyor, siyah camlı gözlüklerimizi bile takabiliriz.  Belki de Berlin bizim için yağmurları ertelemiş. Yola çıkma zamanı. Evin köşesindeki kahvelerden birinde, sabah kahvaltısı, sosis, yumurta ve dünyanın en güzel kahvelerinden ibaret. Sadece altı Euro verdiğimiz düşünülecek olursa birkaç günün sonunda dört beş kilo alarak dönebiliriz.

Hayvanat bahçesinde Knut’a kısa bir ziyaret, H&M mağazalarından hepsinde, belki daha önce gözümden kaçan bir şey görürüm hevesiyle uzun gezinti, acıkınca patates ya da frankfurter. National Müze’nin pek çok yeri onarımda bu yüzden şimdilik Mitte’deki pasajlarda karşımıza çıkan galerilerle idare ediyoruz.  Berlin’de süprizlerden korkmamak gerek, kaybolduğunuz her yol sizi sonunda yakışıklı bir adama, muhteşem bir vitrine ya da yemyeşil parklara götürüyor. Berlin metro sistemi oldukça standart, doğudan batıya on dakika! Yollar birbirine bağlansa da, rüzgar konusunda aynı şeyi söylemek çok zor. Doğu Berlin hala o hafif üzgün, bulutlu,  kasvetli havasını saklıyor.

Berlin’i yıllardır orada fotoğrafçılık yapan bir arkadaşımla geziyorum. Fazla turist olmama imkan vermiyor. Binaların hikayelerini, kurşun deliklerini, yağmalanmış mobilyacılardan çalınan sandalyelerle kurulan kahveleri izliyorum. Berlin hayallerdeki şehir. Gerçeğin aksine olasılıklarla gelişen. Akşam, Mitte’de 103 isimli Lounge’da yemeğe gidiyoruz. House müzik, kırmızıdan sarıya geçen aydınlatma ve de dünyanın en güzel biraları. İstanbul’dan saatlerce uzakta yeni bir hayat. Sanırım hepimizin ihtiyacı olan.

Dominik yemekleri ısmarlamayı öneriyor. Klasik bir Alman yemeği olan ördek ve patates masamıza geldiğinde karnımda ziller çalmakta. Bazı tatları hafızamızdaki referans noktalarına dayanarak anlatmak imkansız olur. Bu onlardan biri. Ekmekle patates arasında, krepten krokete her türlü yemeği aklıma getiriyor. Ardından schnitzel, lahana salatası ve yine patates. Birinci sınıf bir lokantada, ya da sokak büfelerinden birinde yapılmış  olmasının önemi yok. Tereyağına karışmış aynı lezzet. Kastanianalle olarak bilinen bu sokak Doğu Berlin’in öğrenci merkezi. Etrafımızdaki masalar Gothe, Kant ve moda üzerine konuşan gençlerle dolu. Kılıklar biraz İngiliz beyefendilerini, biraz da 80’li yılların uyumsuz zevklerini anımsatıyor. Garsonlarla sabırlı olmalı. İstediklerimiz saniyesinde ulaşmayabiliyor. Bu tutarsız huzur ortamında beklemek bile mutluluk veriyor. Üç margarita, dört bira ve üç et yemeğinden sonra ödenen tutar sadece 40 Euro. Yüzümdeki şaşkınlık yabancı olduğumu kanıtlar cinsten. Beni garip bakışlarla izleyen garson çok pahalı bulmuş olduğumu düşünmüş olacak ki, hafif utangaç bir tavırla kasaya ilerliyor. Berlin’in pek çok yerinde olduğu gibi kredi kartı geçmiyor. Neyse ki bu konuda önlemimiz var.

Dışarıda hava soğuk, rüzgarsız. Doğu Berlin’in barları ve cafeleriyle ünlü sokaklarından birinde sokaktaki hayat oldukça sessiz. Oysa birer birer keşfettiğimiz barlarda içkiler ucuz, gece daha çok yeni, kalabalık birbirini yıllar öncesinden tanır gibi. Biz de dahil oluyoruz tartışmalara. İngilizce şehrin özellikle Prenzlaur Berg kesiminde oldukça yaygın. Burası Avrupa’dan gelen sanatçı ya da bankacıların yerleşim bölgesi. Bar Pooling oldukça yaygın bir sosyalleşme şekli, sokaktaki her barda bir bira, ve ardından bir sonraki. Minimum yedi bar gezmek mecburi. Gece ikiye gelirken Dr. Pong isimli bir mekanda buluyoruz kendimizi. Bu yarı kulüp, yarı bar, pinponda en az yirmi kişinin dönerek bir şampiyon aradığı, satranç masasıyla bira bardaklarının yanyana durduğu, arkadaki dev ekrandaysa filmlerin dolaştığı bir tür hangar. İçerdeki tipler on altı ya da kırk altı yaşında olabilir. İngiliz, Fransız ya da Hintli olabilecekleri gibi. Saat dört buçuk ve bir taksi arama zamanı. Taksi şöförleri oldukça seçici, fazla sarhoş, ya da çok genç görünmekteyseniz sizi arabalarına almamakta oldukça kararlılar. Neyse ki biz inandırıcı davranarak ve elimizdeki adresi göstererek istediğimiz yere varmayı başarıyoruz. Uyumak vakit kaybı.

Ve Berlin’de son gün. Haftasonları çabuk geçiyor. Taksi bizi havaalanına doğru götürürken yağmur başlıyor. Sıcaklık sıfırın altında. Yıllardır ünlülerin en güzel fotoğraflarını çeken bir arkadaşım şöyle demişti: “senin fotoğraflarını  çekemiyorum. İnsan ne kadar uğraşsa da yakınındakilerin fotoğraflarını çekemiyor. Hiç gitmeyeceğini düşündüğümüzden, sanki deklanşöre bastığım an sonsuzluğunu çalacakmışım sanıyorum.” Havaalanında uçağı beklerken aklımdan bunlar geçiyor. Burada kalacak bir neden arıyorum.

sekiz gün (2007)

Posted in Uncategorized by anlamarama on Mart 3, 2009

picture-22

Son 1 yılda “kabus gibi” diyerek bitirdiğim günlerin sayıs:  293; tadı kötü olduğu için geri gönderilen yemekler: 48; çantamdan eksilen eşya adedi:7. İstanbul benimle uğraşmaya devam ediyor. Umursamıyorum. Sonunda büyük aşk ilişkisi yaşadığım şehirle iyi geçinmeye karar verdim.

Her sabah yeni bir güne uyanmanın heyecanıyla yataktan ayrılıyorum. Ilık bir duş, bir iki fırça darbesi ve dün geceden tasarlanmış giyisilerle evden ayrılmaya hazırım. Anahtar neyse ki dün gece bıraktığım yerinde yine beni beklemekte.
Sokak, heyecanla yürüyen insanlarla kaplı. Kahvenin önünde yabancılar birikmiş, ellerindeki kameralarla Galata Kulesi’nin ihtişamını resmediyorlar. Benim rutinimin parçası olan taş kule onların hayatlarında dün ve yarın arasında önemli bir iz bırakıyor. Yüksek kaldırımın gürültüsü yerine, Otopark’ın önünden geçen Arnavut Kaldırımlı yolu tercih ediyorum. Genellikle şanslı olurum. Bugün peşime düşen veletler sinirlerimi bozuyor. Artık duymamayı öğrendim. Kulağımı müzikle tıkıyorum. Keyfim yerine geliyor.

İstiklal Caddesinde günün bu saati Taksim’den Tünel’e hızlanan insanlar çoğunlukta. Ellerinde kahve bardakları, cep telefonları ya da gazeteler. Benim başıboş dolaşma halim biraz canlarını sıkıyor. İnsanın gidecek yeri olmaması en büyük mutluluk.
Asmalı Mescit’in arka kapısından içeri sapıyorum. Her sabah kahvaltımı ettiğim kahvedeki masama yerleşiyorum. Garsonlar işe yeni başlamış. Bir gece öncesinin yorgunluğuyla savaşıyorlar. Ben en iyisi bir yumurta ısmarlıyorum. Dereotlu ve peynirli. Yanımdan geçen kıskanç kalabalığa gülümseyerek göz atıyorum.

Sürekli aynı yerleri seçmemin tek nedeni yemeğin kalitesi değil. İhtiyacım olanları çabuk ve eksiksiz alabilme lüksüm. Salatam için fazladan limon, bardağımda yeterince buz. Beklemek yerine düşünmeye kararlıyım. Yoksa bitmeyen zaman sendomuna yakalanacağım.  Ismarladıklarımın gelmesine kadar geçecek  on iki dakika içinde aklımdakileri not edebilirim. Uzun zaman yazarak çalıştım. Yanımda taşıdığım defterimle kalemim çantamın içinde İstanbul’un tüm sokaklarını ziyaret etti, yurdışına gezilere çıktı, trafikte bekledi. Şimdi görevlerini 15’’ Mac’ime devredip emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar.

Bir saat üç dakika. Kahvaltıya ayırdığım zaman. Yemeğim geç kalmazsa rutinimde sapma görünmüyor. Çalışmadığınız zaman gün yirmi dört saatten uzun. Cep telefonum yine çalmıyor. Bazen bu terkedilme duygusu canımı sıkıyor. Aynı mekanda çok fazla vakit harcamaktan endişelenerek harekete geçiyorum. Bu sıkıntı sadece mekanlarla sınırlı kalsa. Yol ne kadar uzun yapacak işin olmadığında. Vitrinler, insanlar, beton… bitmek bilmiyor. Birle altı saat arasındaki bir zaman aralığında İstiklal Caddesi’nin başına varmış olabilirim. Bundan sonraki hedefim Cihangir Kahveleri’nden biri. Günlerin bir mekandan diğerine sallanarak geçmesi ne fevkalade.

Taksiye binmem. En son denememde ani bir frenle önümde duran adam bütün yol boyunca sevgilisi olduğuna inandığım biriyle konuşmuştu. Otuz sekiz dakikalık yolculuğum sırasında kesinti yaşanmadı. Üzerine bir de radyodaki programda kendisi için tutmuş olduğu şarkı eklenince, sinir uçlarım birer birer damarlarımı zorladı. Pencereyi açıp rüzgarın içeri dolmasını bekledim. Dışarının havasına takılınca sorun yok.  O günden beri yürüyorum, ayaklarımla ulaşamayacağım mekanları da yol haritamdan çıkardım. Hareketsiz kalmak en güçlü yanlarımdan biri. Kimi zaman bir metre genişliği zor bulan parke koridorumda bir köşeye tünediğim görülür. Perdesiz camlarımdan beni izleyenler varsa bu duruma şaşırmayacaklardır.

Camekan Sokağı’nda, geniş pencereleri denize açılan  yığma bir binada yaşıyorum. Gündüzleri trafiğin yoğun olduğu binam katlar arasında ateşkes imzalamış. Çalışmam. Ailemden kalan bir servetim  ya da nafaka gelirim olmadığı düşünülünce nasıl hayatta kaldığımı merak ediyor olmalısınız. Çok kolay, gelirimi idareli kullanıyorum. Para buldukça yemek almak için harcarım. İnanmayacaksınız ama hiç karnım aç dolaşmadım.  Zengin olmayı arzu etmem. Bana nerede yaşadıklarını bilmediğim ünlüleri anımsatırlar. Sokakta keyifle yürüyemedikten sonra paralarınızı banka kasasına eklemek ne işe yarar?

Binamız çöpçüler, postacılar ya da polisler tarafından tanınmadığı için yabancı birini gördüğümde ürkerim. Kimse kapımı tuz istemek ya da taze fasulye ikram etmek için çalmaz. Ben de gazetelerde olanlarla ya da dünyayı kasıp kavuran fırtınalarla ilgilenmem. Hep aynı. Sabah koyu kahvenin içine düşen bir küpşeker. Öğlen avare sokaklarda yalnız adımlar. Akşam çevrilen kitap sayfaları. Gece, günlerin devamı gibi yaşanan rüyalar. Hayatımın rutinini tek kesen dışardaki buldozerler sesleri. Artık bişeyleri değiştirmek için bile vakit harcamam.

İyi biri değilim. Beynimden geçen once korkunç düşünce varken herkesi sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Elime bir silah alıp yoldan geçeni ateşe tutmadım ama bunu istemiş olmak bile kötü olmaya yeterli. Her gün yaptıklarımı düşünün mesela. Çöp poşetlerimi, sırf para vermemek için yan binanın torbaları arasına karıştırırım. Bunun için herkesin uyuduğu erken saatleri ya da sarhoşuktan burunlarının ucunu görmeyecekleri cuma günlerini seçerim. Karşı komşumun evine izinsiz girerim. Duyduğum belirsiz bir sesi bahane eder, sessizce odaların içinde süzülürüm. Başka birinin hayatına tecavüz etmek beni mutlu eder. Etrafta olanları dikizlerim. Çıplak birilerini aramakla, ya da bir cinayete tanık olmakla ilgisi yok. Yaptığım pek çok zararsız kötülüğün tek nedeni heyecan arayışı. Biraz eğlenmek için başkalarının hayatlarını kullanmama kızmazsınız sanırım.

Hiç evlenmedim, evlat edinmedim, aileme ne doğumgünlerinde ne de yılbaşlarında kart yollamadım. Yardıma muhtaç insanlara sadaka vermem, bahşiş bırakmam, kırmızı ışıklarda beklemem, camilerin elli metre yakınından geçmem. Ağlayan, cüzzamli, sakat ya da kör birini gördüğümde hızla kaçarım. Zayıflıklarla uğraşmak benim işim değil. Bu eksikliklerimden hiçbiri beni şeytanın avukatı yapmaz ama iyi insan mertebesine ulaşmak için daha çok çalışmam gerek. Umrumda değil. Sıralarda başkalarının önüne geçmememin tek nedeni bol bol vaktimin olması.

Bir kaç zevkim var. Pipo tüttürmek, İstiklal Caddesi’nin  geniş kaldırımlarında yürümek, kitapçılarda her kitabın yapraklarını okşamak, sokaktan gelip geçenlere dikkat etmek. Uzun günlerde önümden geçen her onuncu kişiye gülümsediğim görülür.

Hepsinin bir hikayesi var. Yaşlandıkça anlatmaya ihtiyaç duyuyorlar. Yan binada oturan Kamboçyalı çift, altmışıncı yıldönümlerini kutladıklarında sırlarını açıkladı. Geldikleri ülkede bir tarikata üyelermiş. Geçmişte bıraktıkları hayata garip bir özlem. Onların hemen altında yaşayan alkoliklerse bütün günlerini unutarak geçiriyor. Hatırladıkları zamanlarda markette ya da polis istasyonunda oluyorlar. Arada bir, yalnızca kusarak geçirdikleri sabahlarda içkiden nefret ediyorlar. Keşke o anları da hafızalarından silebilseler. Sadece dinleyerek bile onların hikayelerine o kadar çok dahil oluyorum ki. Çok sıkıcı. Politika, sokaklardaki protestolar, Madonna için kendini paramparça eden hayran kitlesi, otobanda yarışan arabalar. Bir anlık zevklerle tatmin olan insanlar macerayı teğet geçiyor. Ben sabah antremanlarımda bile daha fazla heyecan yaşıyorum. Taşradan gelen insanlar memleketlerine düşmanca bakıyorlar. Şehirlilerse bütün bir çocukluğun tiksintisinin üzerine yükleyemeyeceği kadar çok izlenim, değişiklik ve trafikle mücadele ediyor. Ben onları hızlı adımlarından tanıyorum.

Daha geçen gün tanımadığım bir adamla seviştim. Adını sordum. Çok kısık sesle cevapladı beni. Yeniden tekrarlamasını bile istemedim. Yanımda yatan adamın kim olduğunu bilmeme fikri hoşuma gitti. Katil olabilirdi, cebindeki silahı çıkarıp paramı ya da bedenimi isteyebilirdi. Param yok, tenimse az önce onun olmuştu. Bir dahakine de itirazım olmazdı açıkçası. Sevişmenin ardından sessizce ayağa kalkıp bir bardak su içmek istediğini söyledi, bir daha geri gelmedi. İki gün sonra kokusu geçtiğinde bir zamanlar yaşamış olduğunu bile unutmuştum.

Geceleri seviyorum. Rüyalar kahraman olduğum film sahneleri. Birbirlerine karışıyorlar, zamandan kopup korkularımda yaşıyorlar. Bu iyi bir durum. Beni yaşlanmaktan, obezlikten ya da alzheimer vakalarından biri olmaktan koruyor. Benim günler süren maceralar zannettiğim kurgular bir kaç saat içerisinde tükenip yerini terleme nöbetlerine bıraktığında uyanıyorum. Bazen geleceğin yansımalarını ya da geçmiş hayatımın farkına varamadığım anlarını düşlediğimi sanıyorum. Yataktayım. Hep böyle başlıyor rüyalar. Sokata gördüğüm bir adam benimle sahneyi paylaşıyor. Yatağıma giriyor, tenime dokunuyor. Tutkuya bulanık şefkatla seviyor beni. Sevişmemiz aylarca sürüyor. Kalktığında canım yanıyor. Sessizlikle başetmeye çalışıyorum. Yemek almaya gidiyor, üzerine giydiği kalın kabanıyla kapının ardında yok oluyor. Çantası başucumda, içinde bulduğum silah ruhumu ürkütüyor. Geri geldiğinde ben, silah ve yatak beraberiz. Beni öldürmesini ya da ağzından dökülecek küfürleri bekliyorum. Suskunluğunu koruyor. Kelimeleri biliyorum. Ardından mekan değişiyor. Köşede her zaman öğle yemeklerimi yediğim  kahvedeyim. Giyinmiş, aç, sakin. Beynimi zorladığımda, adam hakkında hiçbir anımsama bulamıyorum. Etrafta oturanlar sıradanlığa bulaşmış insanlar. Sigara içen bir adam, uyuklayan bir kadın, kısacık eteğini çekiştirmeye çalışan kız. Dumanın kokusu burnumu gıdıklıyor. Ansızın uyanıyorum. Rüya olduğunu ışığın odama doluşuyla farkettiğim hikayeler boşuna beynimi oyalayıp duruyor. Yine hiç dinlenmemişim.

Hareket ettiğim her an ideal kendimin peşinden koşuyorum. Hoşgörü, irade, memnuniyet, tatmin… durakta beni bekliyor. Otobüsüm yeterince dolu, bir dahaki sefere diyerek kendilerine el sallıyorum. Ardımdan gelen 154 numaraya takılırlarsa gidecekleri durağa daha çabuk varabilirler. Ben şehrin gürültüsünü takip eden sokaklar boyunca ilerliyorum. Düşman içimde, olmak istediğim kendimde. Bana olası bir kahramanın süper güçlerini hatırlatıyor. Çevremdekilerin korkularıma katkısı yok. Ben kendim için yeterince yoğun çalışıyorum. Düşünmek gözlerimi yoruyor. Yeniden uyuklamaya başlıyorum. Banka soygunları, kovalamaca, çaresizlik içinde ölen bedenler. Macera filmlerinde buluyorum kendimi.  Stanley Kubrick yorumlarından biri. Yüzler ve mekanlar zamandan dışlanıyor. Herkes çıplak.  Keşke her günü böyle yaşasak.

Hesap sabaha kapansın

Posted in bar, gecehayatı, Uncategorized by anlamarama on Kasım 9, 2008

bar1

Berlin’in gece hayatı üçten sonra başlar, ama bu sabah 1’de kalkanlar için geçerli. Sabahı görmeden bir iki kokteyl içme niyetiniz varsa, uğranması gereken barlar listesine Green Door’u koydum. Winterfieldstrasse’ye girdiğinizde, sağlı sollu uzanan yüksek tavanlı binalar arasındaki yeşil kapıyı bulursanız tereddüt etmeden içeri dalın. Bloddy marry, cosmopolitan ve mojito mutlaka sipariş verilmeli. Üstelik gece 2’de biterse kapısında kredi kartı kabul eden taksiler bekliyor olacak.

Winterfeldtstr. 5, Berlin

http://www.greendoor.de/index2.php

Tagged with: , ,