Urban Confessions

Saul Bellow: Bunca zamanı ölmek için harcadık

Posted in edebiyat, portre by anlamarama on Mayıs 3, 2009

picture-51
Yeni bir gün. Dünden ne farkı var? Güneş biraz daha parlak, gökyüzünde altı bulut. Dün iki diye not etmişim. Demek ki yağmura biraz daha yakınız.Bir ay öncesine oranla daha mı mutsuzum? Pek sayılmaz. Her gün biraz daha yalnız hissediyorum. Kimileri bu ruh halimin geceyle ya da soğuk havayla ilgili olduğunu söylüyor. İmkansız demiyorum. Bir bardak kahve. Vücut ısımı otuz yedi dereceye çıkarmaya yeterli olacaktır. Ve hareket. Hareket önemli sağlık ve mutluluk için.

Her şey geçmişten bir günü anımsatıyor son zamanlarda. Soğuk aklıma Rusya’da uyandığım bir sabahı getirdi. Sekiz yaşımdaydım. Solunum yolları enfeksiyonu diye bir isim verildi hastalığıma. Evde oturup dışarı çıkmamam gerekliydi. Arkadaşlarımın pek çoğu aynı durumda olduğu için, çok da umrumda olmadı. Onlar bütün gün oturup sızlandılar, ben kitapların bana verebilecekleriyle ihya oldum.

Raflarımı karıştırıyorum. Çok fazla eskimiş kitap var. Tom Amca’nın Kulübesi’nin sayfaları sararmış, bazı yerlerinde güve oyukları görünüyor. Güveler bile kitapları yiyip yutuyorken insanların okumaya bu kadar direnmesini hayretle karşılıyorum.

Yatakta yatıyordum. 1924 yılı olabilir. Keskin bir soğuk olduğunu ve burnuma yerleşen kırmızılığın giderek arttığını anımsıyorum. O zaman insanlar nezleden bile ölebilirdi. Hala yaşamakta olduğum için oldukça şanslıydım. Annem yarım saatte bir odama gelerek alnıma soğuk bir bez yerleştirip dualar ediyordu. Garip bir hezeyan anında babamın sessiz adımlarla yanıma yaklaştığını ve başucumu bir kitap bıraktığını farkettim. Onun beni ölüme götürmeye gelen melek olduğunu zannnetmiştim. Sabah uyandığımda elimde Tom Amca’nın Kulübesi kitabı duruyordu. Hatırlayamadığım uykulardan birinde ona tutunmuş olmalıyım. O gün başlangıcında bu kitap kurtarıcımdı.

Bazen büyük şehirlerde neden zaman kaybettiğimi bilmiyorum. Metroya ilerleyen kalabalık, karşıdan karşıya geçmek için savaş veren kalabalık, hastanelere hücum eden kalabalık, blokları dolduran kalabalık. Onlaran biri, Mr. Hiçkimse olarak sıkıcı bir yaşantım var. Beni küçük bir kasabada doktor yapacak becerilerim olsaydı daha mı mutlu olurdum diye düşünmekten yoruldum.

Chicago’ya taşındığımızda dokuz yaşımdaydım. Büyük gemiye eşaların yüklendiğini, annemle babamın zaferle gülümsediğini bir de Diksi’yi bıraktığım için ağladığımı unutamam. Diksi, kızdığında sarı tüyleri kabaran bir kediydi. Annem onu mutlu olduğu ülkede bırakmamız gerektiğini söyledi. Üstelik tek kelime İngilizce bilmediği için diğer kedilerle anlaşması oldukça zordu. Hüzünle kabullendim.

Gazetelere bakın yine bir zenci, beyaz adamlardan birini kilise çıkışında bıçaklamış. Birbirini tanımayan iki herif arasındaki tek sorun aynı adama inanmamaları. Öldürülen adamın karısı tanrının hepsini lanetleyeceğini haykırıyor. Bazen inançlarımla başetmek konusunda çok zorlanıyorum.

Babam soğan imalatçısıydı. Fırınlar, büyük lokantalar, hatta okullarla çalışırdı. Çok zengin değildik ama akşam eve altıda gelmesini sağladığı için annem memnun olurdu. Başka kadınlara harcayacak parası olmaması için gününü Tanrı’yla anlaşmalar yaparak geçirirdi. Babamı eve getireceği her gün için fazladan bir dua ya da bir yoksula yardım türünde ufak işler. Sokağımızdaki fakirler sayemizde çok yemek yedi.

Bu kahve berbat. Nederen almış olduğumu hatırlamıyorum. Sabah keyfim giderek işkenceye dönüşüyor. Yakında haplarla doymaya başlayacağımız ya da suyu yalnızca zenginlerin içecekleri bir dönemi görmekten korkuyorum. Etrafımda olanları izlememek için televizyon bile almadım. Pencereden aşağıdaki görüntü herşeyi özetliyor. Bakın bir polis arabası daha geçti. Sabahtan beri altı tane saydım.

İlk kez annemim ölümünde dua ettim. O zamana kadar ezberlediğim bir tane olduğundan bile haberim yoktu. Bir tür sihir oluştu ve sözcükler dudaklarımdan döküldü. Babama başka nasıl yardım edeceğimi bilememiştim. On yedi yaşında ergen bir velet olarak hayatını yeterince zorlaştırdığımdan emindim. Sadece yalnız kalmak istiyordum. Yazmak ve düşünmek için. Boş zamanlarımıysa okulda gördüğüm bir kızı tavlamaya ayırmıştım. Anna. Benim gibi bir Yahudi’ydi. Annem görse eminim sevinirdi.

Kendime yapacak bir şeyler aradım. Buzdolabını dün temizlemiş, kitapların tozunu iki gün once almış, telefon defterini bir hafta önce elden geçirmiş olduğumdan bu pek kolay olmadı. Yazmayı denedim. Kelimeler bugün oldukça huysuzdu.

Chicago Üniversitesi’nde edebiyat okumaya karar verdim. Tereddütsüz. Elime aldığım ilk kitaptan o güne kadar yapabileceğim başka bir meslek aklıma gelmemişti. Sonra Northwestern’e geçişim sağlandı. İngilizce departmanındaki Yahudi karşıtı profesörler yüzünden antropoloji ve sosyoloji okudum. Hayatımda aldığım en iyi karar! Sizin nefes aldığınızı gibi soludum fikirleri. Bir başkasının olması bana engel olmadı. Güzel kolular çıktığında hangisini pişirmem gerektiğinden emindim.

Kısa bir gezinti. Aklımdakileri toparlamak için. Yalnızca giyinme kısmında oldukça üşengeç davranıyorum. Üzerime eklenen her parça, ağırlık yaratıyor. Bedenimi böylesine yorgun hissederken aklımdakileri nasıl hafifletmem gerektiğini bilmiyorum. Yine de denemeli.

1930’larda WPA Projesi olarak adlandırıla bir takımın üyesiydim. Richard Wright ve Nelson Algren ile beraber. Komünist Parti’nin içinde olduğumuzu zannedenler var. Yalnızca uçlardaydık. Kimseye ipin hangi ucunda olduğunu sormadım. Cellat da olabilirlerdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse ben Troçkisttim. Rusya’da geçirilen onca yıldan ve büyük Rus yazarlarını tanıdıktan sonra başka türlüsü olamazdı.

Vazgeçtim. Kitap okumaya karar verdim. Yeni New York yazarları ilgimi çekiyor. Özellikle Paul Auster. Geçen ay bir davette tanıştık. Smoke filmini ne kadar sevmiş olduğumu söyledim kendisine. Oldukça mütevazi bir adam. Gülümseyerek benimle tanışmanın büyük bir şeref olduğunu belirtti. “Sıradan bir insanım işte” dedim. “Muhteşem cümleler kuran sıradan bir insan,” diyerek yanıtladı beni. Zeki adam. Bunları yazdığına şaşmamalı.

1941’de Amerikan vatandaşlığına geçtim. Asla yaşamadığım ülke Kanada hatırlarıma bile giremeyecek kadar yabancıydı. Ait olduğum bir yer istedim. Orduya yollandım. Deniz hizmetleri. Sonsuz denizin içinde savunmasız beklemek hoşuma gitti. Yalnızlık ya da çaresizlik hissi buna neden olmuş olmalı. İlk kitabımı yazdım. “Danglin Man”. Savaşa çağırılmayı bekleyen genç bir Amerikalı hakkında. Beni anlatıyor demek isterdim ama o gün güvertede gezinmekte olan Tom, kabuslarla uyanan Stephan ya da patatesleri soyan Ian da olabilirdi. Hepimizin hayatı öylesine aynıydı ki.

Yirmi sayfa. Artık gözlerim eskisi kadar hızlı okuyamıyor. Aralarda dalıp gittiğim düşünceler ya da aldığım notlar olmasa belki kırk dakika sürerdi, oysa şimdi bir saatten önce bitiremiyorum. Fikirlerim, hislerim, vücudumdan sonra şimdi gözlerim de eskiyor. Ölmeye alışıyorum.

Guggenheim bursuyla Paris’e gönderildim. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından. Yıkık dökük yaşamlar ve gülmeyi untmuş insanlar mı istiyorsunuz? Savaşın ardından çekilen belgesellerden birini izleyin. Kaybolmuşluk içinde öylesine yoğun korkular var ki insan ya delirerek ya da yazarak kurtulabiliyor. Yazmayı başarabildiğim için şanslıydım. Beni dünya çapında tanıtan kitap “The Adventures of Augie March” burada dünyaya geldi. Yaşamdan tereddüt eden herkes adına imzaladım.

İştahım azaldı. İnsanın hayatla olan ilişkisiyle bağlantılı olduğunu söylüyorlar. Gençliğim beni başından attığından beri zevk aldığım tek şey Bach dinlemek.

New York’a taşındım. Popüler olduğu için. Tüm yazarlar, jazz müzisyenleri, ve ressamlar Manhattan sokaklarında cirit atarken ben Avrupa’da kalamadım. Oraya mizacım uygun düşmedi zannedersem. Avrupalı’lar benim gibi bir sokak çocuğunu hemen kabullenemediler. Ben de onları snob davetleriyle başbaşa bırakarak ülkeme döndüm. Ait olduğum yere.

Sandviç ısmarladım. Hindi, peynir ve mayonez olandan. Çavdar ekmeğine olmasını birkaç kere söylemiş olsam da yine kepekli geldi. Siparişleri not alan kızın aşık olabileceğini düşündüm. Aptalsa yapabileceim hiç bir şey yoktu. Geniş kanapemde oturarak yemeğimi yedim.

1962’de yeniden Chicago’ta taşındım. Üniversitede akademisyen olarak işe başladım. Yetenekli öğrencilerle özel olarak ilgilenek başarılarını arttırmayi hedefleyen bir komitenin başına getirildim. Chicago yaşıyordu. Biraz sert, fazla hızlı, elbette tehlikeli ama hayat yirmi dört saat sıkılmadan devam ederken ben peşine takılmış dünyayı tanımaya çalışıyordum. Mahalleye her gün gazeteciler dolardı. Bir gün çöplerin arasına atılmış bir kadın ceseti, yirmi iki saat sonar kavgada ölmüş bir zenci. Ambulanslar ve dedektifler bir görgü tanığı bulabilmek için kapımızı çalıyordu. Onlar sayesinde Nobel’i kazandım. 1976’da. Düzenbazlar ve katiller beni ünlü bir adama dönüştürdüler.

Kendi kitaplarımı arkalara sakladım. Eskiden olduğum adamı özlememek için. En çok Tommy Wilhelm’ı geride bırakmış olmak canımı acıtıyor. “Seize the Day”de kaldı. Umarım babasıyla sorunlarını hallettmiştir. Çok zeki bir adam sayılmazdı ama hepimizi ağlattı. Ben hala yer edinmeyi başaramadım.

İnsan ve binalar hala uyum sağlayamıyor. İnsan ve restoranlar, insan ve aşk, insan ve telefon. İnsan çevresindeki hiçbir şeyle ilişki kuramıyor. Kendi yarattıklarına her gün daha da yabacılaşarak, değişimden daha da korkarak ve nefretini daha çok saklayarak yaşamaya devam ediyor. Bazen düşünüyorum bizi bekleyen başka bir dünyanın varlığından emin olsak burada çok takılmamıza neden kalmaz.

Farklı insanlarla tanıştım. Kimileri öldü, diğerleri hala hayatımın bir parçası. Hepsi mutlu olmama neden olabilecek yollardan birini gösterdi. Yazdıklarını beğendiğim yazarlarla uzun tartışmalara girdim. Şair John Berryman, gazeteci Sydney Harris, romancı Ralph Ellison, Boston Üniversitesi’nde beraber derslere girdiğim James Wood. Robert Kennedy ile bir röportaj yapmak için tanışmıştım. Neyse ki arkadaşlığımız bununla sınırlı kalmadı. Chicago mafyasıyla beraber içmişliğim olduğu söylenir. Ne yapayım, en çok hikaye onlarda var ve ben hayatı dibine kadar yaşamayı severim.

Yavaş hareket ediyorum. Janis bazen bana korkuyla bakıyor. O öyle olduğunu kabul etmese de ben gözlerine baktığımda korkusunu hissediyorum. Bir gün “en azından aklım yerinde,” dedim ona. “Hala senin ne kadar güzel olduğunu biliyorum.”

Çapkın bir adam mıyım? Elbete neden olmasın. Beş kez evlendim. Anita Goshkin, Alexandra Tsachacbasov, Susan Glassman, Alexandra Ionescu Tulcea ve Janis Freedman. Hepsinde diğerinde olmayan bir şey gördüğümü düşünmüştüm. Bilemiyorum, belki zaman geriye doru işlese on dört kadınla daha evlenebilirdim. Öncekiler beni mutlu edemediğinden değil, sonraki daha çok edebileceğinden.

Artık kemanıma elimi süremiyorum. Konçertolar yalnızca müzik setinden geliyor. Oğlum aldı. Evdeki plakları da CD’lere çektikten sonra bana nasıl kullanacağımı gösterdi. Daha kolay oluyormuş. Deniyorum ama hala plaklarımın yerini başkası doldurmuyor.

Öğretmekten asla vazgeçmedim. Minnesota, NYU, Princeton, Puerto Rico, Chicago, Bard College, Boston… Ne kadar çok okul gezdiğime bazen ben bile şaşırıyorum. Beni genç tutan bu sanırım. Bitmek bilmeyen öğrenme enerjisi. Gençler çok meraklılar, geçmişe olmasa da geleceğe. Ve bu bizi mutlu olduğumuz hayatlara sürükleyecek diye umuyorum.

Bir yorgunkluk çöktü yine. Annem olsa ırkımızın hayatta kalma savaşının bizi getirdiği yer olduğunu söylerdi. Hahamdan duyduğu kalıplaşmış cümleler hiçbirimize yardım etmedi. Ölmeye yüz tutmuşken beni eleştiren onlarca insan var hala. Dinime sahip çıkmadığım için. Ben cüzdanıma bile sahip olamıyorum.

Yapmış olduğum, inanmış, caymış, kaçmış olduğum her şey yüzündan cezalandırıldım. Feministler, postmodernistler, siyahlar, Yahudiler tarafından. Bazen söylemeye çalıştıklarım yanlış yorumlandı, diğer zamanlardaysa yalnızca kendimi kurtarmaya çalışıyordum. Daha aktif ya da protest olabilirdim. Ben bencil olmayı tercih ettim. Belki de bunamaya başlıyorum. Bundan sonra söyleyeceklerimi kayıt dışına alın.

Akşam oldu. Günler yaşlandıkça daha zor geçer sanardım. Yapacak bir şeyim kalmadığında ve seks bittiğinde. Fazla bir şey farketmedi. Rüyaların azalması dışında. Hala Brooklyn’deki dairemde yaşıyorum. Yağmurun sesini ve Janis’in tenini seviyorum. Yaşamdan çok ölümden bahsediyorum. Sabırlıyım. 2005 Nisan’ında kendisiyle tanışmayı bekliyorum.

Reklamlar
Tagged with: